Köşe Yazıları

Mizah Her Şeyi Söyleme Hakkı Vermez 

Mizah Her Şeyi Söyleme Hakkı Vermez 

Mizah, olgun psikolojik savunma mekanizmaları arasında yer alır. Kişinin acı veren yaşantıları inkâr etmeden, onları dönüştürebilmesi; kaygı, öfke ya da hayal kırıklığıyla baş edebilmesi için güçlü bir psikolojik araçtır. Bazen bir tebessüm, ağır bir yükü taşınabilir hâle getirir. Bazen yerinde kullanılan bir espri, en sert gerçeğin bile konuşulmasına imkân sağlar. Gerçeği değiştirmeden; gerçeğin ağırlığını taşımayı kolaylaştırır.

Diyelim ki çok istediğiniz bir işin son mülakatında elendiniz. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. Bir arkadaşınız “Nasılsın?” diye sorduğunda, “O kadar profesyonel reddedildim ki artık bu konuda danışmanlık verebilirim.” diyorsunuz. Burada mizah, acıyı yok saymaz; aksine onu kabul edip katlanılabilir hâle getirir. Kişi kendini küçük düşürmeden, yaşadığı duyguyu düzenler. İşte olgun savunma mekanizması budur.

Ancak mizahın psikolojik olarak sağlıklı kabul edilmesi, her söylenenin “şaka” olduğu anlamına gelmez. Son günlerde kamuoyunda tartışılan bazı örneklerde de gördüğümüz gibi, bazen mizah adı altında insanların inançları, değerleri ve ortak hassasiyetleri hedef alınabiliyor. O noktada artık savunma mekanizmasından değil, incitici bir iletişim biçiminden söz ederiz.

Oysa aradaki fark oldukça nettir.

  • Güç Dengesi: Savunmacı mizahta eşit bir düzlem vardır; kişi kendiyle dalga geçer. Saldırgan mizahta ise yukarıdan bakan, alay eden bir pozisyon vardır.
  • Acının Sahibi: Olgun savunmada, acıyı yaşayan kişi mizahı kendi iyileşmesi için üretir. Değerleri, farklılıkları ve inançları küçümsemez.
  • Sorumluluk: Kendinizle dalga geçtiğinizde sonuçlarından sadece siz sorumlusunuz. Bir grubun hassasiyetiyle dalga geçtiğinizde, bu savunma mekanizması değil üstünlük kurma yoludur. “Ben sadece şaka yapıyorum, niye alınıyorsunuz?” demek, bu sorumluluğu üstlenmemek için kullanılan klişe bir kalkandır.

 

Özetle, yetişkin ve olgun bir savunma olan mizaçtaki amaç; kurban rolüne düşmeden, yaşananları anlamlandırmanızı sağlamak ve kendi duygunuzu yönetmektir.

 

Klinik Psikolog Büşra Kırca 

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087

Bu Yaz Tatil Planı Yaparken “Kendinizi” Unutmayın

Bu Yaz Tatil Planı Yaparken “Kendinizi” Unutmayın

Yaz geldi. Tatil planları, arkadaş buluşmaları ve aile organizasyonları birbiri ardına yapılmaya başlandı. Peki, siz de plan yapılırken kendinizi şu cümleleri söylerken buluyor musunuz?

“Bana uyar.”

“Fark etmez.”

“Siz nasıl isterseniz.”

Dışarıdan bakıldığında uyumlu görünse de, içinizden “Aslında ben bunu istemiyorum.” dediğiniz oluyor mu?

Google’da birçok kişi şu soruların cevabını arıyor: “Neden hayır diyemiyorum?”, “Sürekli herkesi mutlu etmeye çalışıyorum.”, “Kendi isteklerimi neden söyleyemiyorum?”, “İnsanları kırmaktan neden bu kadar korkuyorum?” Belki de bunlar, sandığınız gibi fedakârlığın değil; çoğu zaman kendi ihtiyaçlarınızı sessizce geri plana iten boyun eğicilik şemasının görünmeyen yansımalarıdır.

Boyun eğicilik şeması; kişinin reddedilmekten, eleştirilmekten veya ilişkisini kaybetmekten korktuğu için kendi duygu ve ihtiyaçlarını bastırmasıdır. Zamanla kişi sadece “hayır” diyememeye başlamaz; gerçekte ne istediğini de fark edemez.

Belki arkadaşlarınız deniz tatili isterken siz doğada birkaç gün geçirmek istiyordunuz. Belki kalabalık bir otel yerine sessiz bir köy hayal ediyordunuz. Ama bunları dile getirmediniz. Çünkü “Sorun çıkaran kişi olmak istemiyorum.” diye düşündünüz.

Bu durum yalnızca tatilde yaşanmaz. İlişkilerim neden hep aynı bitiyor?, İş yerinde neden sürekli fazla sorumluluk alıyorum?, Neden herkesi memnun etmeye çalışıyorum? gibi soruların arkasında da aynı örüntü olabilir.

Çocuklukta fikrini söylediğinde eleştirilen, öfkesini göstermesine izin verilmeyen ya da “uyumlu çocuk” olduğu için sevildiğini hisseden bireyler, yetişkinlikte kendi ihtiyaçlarını geri plana atmayı güvenli bulmaya başlayabilir. Beyin ise bu davranışı zamanla bir hayatta kalma stratejisi olarak öğrense de uzun süre kendi ihtiyaçlarını bastırmak stres sistemini sürekli tetikte tutmakta ve kişinin zamanla kendi bedensel sinyallerini bile farketmekte zorlanmasına sebeb oluyor.

Bu yaz tatili planlamadan önce kendinize şu soruları sorun:

  • Ben gerçekten nasıl bir tatil istiyorum?
  •  Yoksa sadece kimseyi hayal kırıklığına uğratmamaya mı çalışıyorum?
  • En son ne zaman “Ben bunu tercih ediyorum.” diyebildim?
  • Başkalarını mutlu etmeye çalışırken kendimi ne kadar ihmal ediyorum?

Bu yaz tatilinin en önemli yolculuğu, yeni bir şehre değil; yıllardır susturduğunuz kendi ihtiyaçlarınıza doğru olması dileğiyle…

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Çocuk, Yetişkin ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087

 

 

 

Çocuğun Elindeki Telefon Değil, Düzenlenemeyen Duygular Endişe Verici

Çocuğun Elindeki Telefon Değil, Düzenlenemeyen Duygular Endişe Verici

Yaz tatilinin başlamasıyla birlikte birçok ebeveynin zihninde benzer bir soru belirmeye başladı:

“Bu yaz çocuklar ve gençler ekran başında ne kadar zaman geçirecek?”

Özellikle ergenlik dönemindeki çocukların internet, oyun ve sosyal medya kullanım süreleri tatil dönemlerinde belirgin şekilde artabiliyor. Bu durum birçok ailede çatışmaları da beraberinde getiriyor. Telefonun bırakılması konusunda yapılan uyarılar, bilgisayar başında geçirilen saatler ve sosyal medya tartışmaları yaz aylarının en sık yaşanan aile içi gerilimlerinden biri haline gelebiliyor.

Pek çok ebeveyn bu noktada sorunun telefon, internet veya sosyal medya olduğunu düşünüyor. Oysa psikolojik açıdan baktığımızda mesele çoğu zaman ekranın kendisi değil; ekranın hangi ihtiyacı karşıladığıdır.

Bugünün gençleri yalnızca sosyal medyada vakit geçirmiyor. Aynı zamanda orada görülüyor, kabul görüyor, ait hissediyor, rahatlıyor ve bazen de gerçek hayatta düzenleyemediği duygularından uzaklaşıyor.

İnsanlar her zaman keyif aldıkları şeylere değil, sinir sistemlerini düzenleyebildikleri yerlere yönelirler.

Bir genç okulda dışlanıyorsa, arkadaş ilişkilerinde zorlanıyorsa, evde sürekli eleştiriliyorsa ya da yoğun performans baskısı hissediyorsa; sosyal medya onun için sadece eğlence alanı olmaktan çıkar. Bir kaçış, bir sığınak ve bazen de bir duygusal düzenleme aracına dönüşür.

Bu nedenle internet kullanımına sadece süre üzerinden yaklaşmak çoğu zaman yetersiz kalır.

“Asıl soru kaç saat kullandığı değil, neden kullanmaya ihtiyaç duyduğudur.”

Ergenlik dönemi, bireyin ailesinden psikolojik olarak ayrışmaya çalıştığı doğal bir süreçtir. Genç kendi kimliğini oluşturmak ister. Kendi fikirlerini, zevklerini ve sosyal çevresini keşfetmeye çalışır.

Tam da bu nedenle ebeveynler kontrolü artırdıkça çatışmalar çoğu zaman büyür.

Sürekli denetlenen gençler zamanla iki uçtan birine kayabilir:

Ya tamamen boyun eğen ve kendi kararlarını veremeyen bireylere dönüşürler ya da her kurala karşı çıkan, gizlilik geliştiren ve ailesinden uzaklaşan gençlere…

Her iki durumda da ilişki zarar görür.

Günümüzde gençlerin maruz kaldığı bilgi miktarı, insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar yüksektir. Bildirimler, kısa videolar, hızlı ödül sistemleri ve sürekli değişen içerikler beynin dikkat mekanizmalarını etkiler.

Bu nedenle telefonu elinden alınan bazı gençlerde yalnızca öfke değil; gerçek anlamda huzursuzluk, gerginlik ve bedensel stres belirtileri görülebilir.

Ebeveynlerin burada yapabileceği en önemli şey yasak koymak değil, sinir sistemi güvenliği oluşturmaktır.

Araştırmalar gösteriyor ki güçlü ebeveyn sınırları ile sıcak ilişki bir arada olduğunda gençler dijital dünyada daha sağlıklı seçimler yapabiliyor.

Bu nedenle;

  • Kuralları tek taraflı ilan etmek yerine birlikte belirleyin.
  • Sadece ekran süresini değil ekranın içeriğini de konuşun.
  • Eleştirmek yerine merak edin.
  • Telefonu bırakmasını istediğiniz zamanlarda ona alternatif ilişki alanları sunun.
  • Kendi ekran kullanım alışkanlıklarınızı da gözden geçirin.

Çünkü gençler söyleneni değil, gördüklerini öğrenirler.

Sonuç olarak internet ve sosyal medya günümüz gençliğinin gerçeğidir. Ama gençleri koruyan şey teknolojiden uzak kalmaları değil, teknolojiyle ilişki kurarken duygularını düzenleyebilmeleri ve güvenli ilişkiler içinde büyüyebilmeleridir.

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087

 

Tatil Heyecanı Başlarken: Yaklaşan Sınavlar Çocuklarımızı ve Gençlerimizi Nasıl Etkiliyor?

Tatil Heyecanı Başlarken: Yaklaşan Sınavlar Çocuklarımızı ve Gençlerimizi Nasıl Etkiliyor?

Okulların kapanmasına sayılı günler kaldı. Bir yanda yaz tatilinin heyecanı, diğer yanda yaklaşan sınavların oluşturduğu baskı… Özellikle LGS ve YKS gibi önemli sınavlara hazırlanan öğrenciler için bu dönem duygusal açıdan oldukça karmaşık geçebiliyor.

Birçok öğrenci aynı anda hem dinlenmek hem de başarılı olmak istiyor. Ancak bu iki ihtiyaç bazen birbiriyle çatışıyor gibi hissedilebiliyor. Tatil planları yapılırken zihnin bir köşesinde sürekli çözülemeyen sorular, eksik konular ve yaklaşan sınav tarihi duruyor.

Sınav Kaygısı Her Zaman Kötü Müdür?

Sınav kaygısı çoğu zaman olumsuz bir duygu olarak görülür. Oysa belirli düzeyde kaygı, öğrencinin dikkatini toplamasına ve çalışma motivasyonunu sürdürmesine yardımcı olabilir. Sorun kaygının tamamen var olması değil, çocuğun veya gencin günlük yaşamını etkileyecek kadar yoğunlaşmasıdır.

Bazı öğrenciler kaygılandıkça daha çok çalışırken bazıları tam tersine kaçınma davranışları geliştirebilir. Ders çalışmayı ertelemek, sürekli telefonla vakit geçirmek, uyku düzeninin bozulması veya “Nasıl olsa yetişmeyecek” düşüncesiyle pes etmek bunlardan bazılarıdır.

Ebeveynler Bu Süreçte Nasıl Destek Olabilir?

Sınav döneminde ebeveyn tutumu, öğrencinin başarısını etkileyen önemli faktörlerden biridir. Çocuklar çoğu zaman sınavın kendisinden çok, başarısız olduklarında ailelerinin vereceği tepkiyi düşünürler.

Bu noktada şu mesaj oldukça değerlidir:

“Seni sonuçların için değil, gösterdiğin emek için görüyorum.”

Başarı baskısı yerine süreç odaklı yaklaşım benimseyen ailelerde çocukların psikolojik dayanıklılıklarının daha yüksek olduğu görülmektedir.

Asıl Hedef Sadece Sınavı Kazanmak mı?

Hayatın önemli dönüm noktalarından biri olan sınavlar elbette önemlidir. Ancak bir çocuğun ya da gencin değeri aldığı puanla ölçülemez. Sınavlar bilgi düzeyini ölçebilir; fakat merhameti, yaratıcılığı, karakteri, problem çözme becerisini ve insan ilişkilerini ölçemez.

Bu nedenle yaklaşan sınavlara hazırlanırken yalnızca akademik başarıyı değil, psikolojik dayanıklılığı da desteklemek gerekir. Çünkü yaşam boyu başarıyı belirleyen şey çoğu zaman tek bir sınav sonucu değil, zorluklarla karşılaşıldığında yeniden ayağa kalkabilme becerisidir.

Tatil heyecanı ile sınav kaygısının aynı anda yaşandığı bu günlerde çocuklarımızın ve gençlerimizin yalnızca başarılarına değil, duygularına da alan açabilmek dileğiyle…

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087

Sürekli Mutlu Çocuk Yetiştirmeye Çalışırken Psikolojik Dayanıklılığı mı Kaybediyoruz?

Sürekli Mutlu Çocuk Yetiştirmeye Çalışırken Psikolojik Dayanıklılığı mı Kaybediyoruz?

Birçok ebeveyn çocuğunun üzülmesini istemez. Hayal kırıklığı yaşamasın, başarısız olmasın, ağlamasın, zorlanmasın ister. Onun mutlu olması için elinden geleni yapar. Ancak bazen iyi niyetle yapılan bu çaba, çocukların yaşam boyu ihtiyaç duyacağı en önemli becerilerden birinin gelişmesini engelleyebilir: psikolojik dayanıklılık.

Hayat yalnızca keyifli duygulardan oluşmaz. Beklemek, kaybetmek, reddedilmek, hata yapmak ve zaman zaman üzülmek insan olmanın doğal parçalarıdır. Çocuklar da bu deneyimlerle karşılaşır. Önemli olan onların bu duyguları hiç yaşamaması değil, yaşadıklarında bunlarla baş edebilmeyi öğrenmeleridir. Çünkü duygu düzenleme becerisi, zorlayıcı duyguların hiç yaşanmamasıyla değil, güvenli ilişkiler içinde deneyimlenmesiyle gelişir.

Klinik uygulamalarda da sıklıkla görüyoruz ki en küçük hayal kırıklığında yoğun öfke, kaygı ya da umutsuzluk yaşayan çocukların önemli bir kısmı, sorunlarla karşılaşma ve çözüm üretme fırsatını yeterince deneyimleyememiş olabiliyor. Her engelin önceden kaldırıldığı bir ortam, çocuğa dünyanın her zaman konforlu ve kontrol edilebilir olduğu mesajını verebiliyor. Oysa yaşam, belirsizlikler ve beklenmedik durumlarla doludur.

Psikolojik sağlamlık, zorlukların yokluğunda değil; güvenli bağlanma ilişkileri içerisinde zorluklarla karşılaşabilme fırsatı bulduğumuzda gelişir. Çocuğunuz düştüğünde hemen kaldırmak yerine ayağa kalkmasına eşlik etmek, üzgün olduğunda duygusunu değiştirmeye çalışmak yerine ona alan açmak, başarısız olduğunda çözümü onun adına üretmek yerine düşünmesine fırsat vermek öz yeterlilik duygusunu ve psikolojik esnekliği destekler.

Çocukların her zaman mutlu olmaya değil, her duyguyla baş edebilmeye ihtiyacı vardır. Çünkü güçlü çocuklar hiç düşmeyenler değil, düştükten sonra yeniden ayağa kalkabilenlerdir. Bugün çocuklarımızı üzüntüden korumaya çalışırken, yarının belirsizliklerine karşı hazırlıksız bırakma riskini de göz önünde bulundurmalıyız. Geleceğin dünyasında başarıyı belirleyecek olan yalnızca bilgi değil; psikolojik dayanıklılık, duygusal düzenleme becerileri, uyum kapasitesi ve kişinin kendi gücüne duyduğu güven olacaktır.

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087

Çocuklara Kurban Bayramı Nasıl Anlatılmalı? Psikolojik Açıdan Ebeveynlere Rehber 

Çocuklara Kurban Bayramı Nasıl Anlatılmalı? Psikolojik Açıdan Ebeveynlere Rehber 

 

Kurban Bayramı çocuklar için yalnızca dini bir ritüel değil, aynı zamanda güçlü bir duygusal ve psikolojik deneyimdir. Bu nedenle ebeveynlerin bayramı anlatma biçimi, çocuğun hem dini algısını hem de güven duygusunu etkiler.

 

Çocuk zihni, soyut kavramları yetişkinler gibi değerlendiremez. Özellikle küçük yaşlarda çocuklar “fedakârlık”, “adanmışlık” ya da “ibadet” gibi kavramları somut görüntüler üzerinden anlamlandırır. Eğer süreç yalnızca kurban etme görüntülerine indirgenirse çocukta korku, kaygı ya da ölümle ilgili yoğun sorular oluşabilir. Hayvan sevgisi ile büyüyen çocukların kafasını karıştırabilir. Bu nedenle ebeveynin görevi yalnızca bilgi vermek değil, çocuğun duygusunu da düzenleyebilmektir.

 

Psikolojik açıdan sağlıklı olan yaklaşım; kurban yani “feda” etme eylemini, paylaşma ve dayanışma üzerinden anlatmaktır. Çünkü çocukların ahlaki gelişimi, korkuyla değil güven ilişkisiyle güçlenir.

 

Aslında Kurban Bayramı’nın özü, Hz. İbrahim’in Allah’a olan sevgisi ve güvenidir. Burada çocuklara verilmesi gereken temel mesaj; “Bir şeyi severken aynı zamanda paylaşabilmek, iyilik yapabilmek ve güven duyabilmek”tir.

 

Kurban Bayramı çocuklara şu şekilde anlatılabilir:

“Biz Allah’ın bize emrettiği bir hayvanı kurban ederken aslında Allah’a ne kadar çok güvendiğimizi, O’ nu ne kadar çok sevdiğimizi gösteriyoruz. Kurbanın etini yiyerek besleniyor, aynı zamanda ihtiyaç sahibi insanlarla paylaşmayı öğreniyoruz. 

Çok sevdiğimiz, değer verdiğimiz sahip olduklarımızı paylaşıyor ve ihtiyacı olan insanları düşünüyoruz. Bayramda kimsenin yalnız kalmamasını istiyoruz.”

 

Bu yaklaşım çocuğun zihninde dini; cezalandıran değil bağ kuran bir alan hâline getirir. Aynı zamanda çocuklarda empati gelişimini destekler. Bayram ziyaretleri, sofraların paylaşılması, yardımlaşma ve aile birlikteliği çocukta aidiyet hissini güçlendirir. Özellikle günümüz çocuklarının giderek bireyselleşen dünyasında bu deneyimler psikolojik dayanıklılık açısından oldukça kıymetlidir.

 

Ebeveynin ses tonu da en az anlattığı şey kadar önemlidir. Çocuk, olayın anlamını çoğu zaman kelimelerden önce ebeveynin yüzünden ve duygusundan okur. Sakin, şefkatli ve açıklayıcı bir tutum çocuğun zihninde güvenli bir çerçeve oluşturur.

 

Çünkü çocuklar bayramı önce gözleriyle değil, ebeveynlerinin duygusuyla öğrenirler.

 

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087

OCAĞI KAPATTIN, PEKİ YA ZİHNİNİ? – OKB VE TAKINTI DÖNGÜSÜ

OCAĞI KAPATTIN, PEKİ YA ZİHNİNİ? – OKB VE TAKINTI DÖNGÜSÜ

Bazen her şey masum bir “emin olma” ve kontrol ihtiyacıyla başlar. “Acaba ocağı kapattım mı?” sorusu, sizi evin yolunu üç kez kontrol etmeye iter. Bu, dışarıdan bakan için basit bir dalgınlık ya da titizlik gibi görünür. Her şey zihne izinsizce sızan, rahatsız edici bir düşünceyle (obsesyon) başlar ve beraberinde yoğun bir felaket senaryosu ile devam eder ve tekrarlayıcı davranışlarla kişinin içinden çıkamadığı bir kısır döngüye dönüşür. Bu düşünceler, sıradan bir unutkanlık kaygısı değil size kontrol ettiğinizi hissettiren bir esarettir.

Asıl mesele, düşüncenin kendisi değil, ona yüklediğiniz abartılı sorumluluk ve hataydı. Zihin, “Sadece bir düşünce” demek yerine, “Bunu düşünüyorsam gerçek olabilir, derhal önlem almalıyım” komutunu verir. İşte bu noktada beden alarmda, avuçlar terli, kalp hızlanmıştır. Dayanılmaz bir iç sıkıntısı sarar her yanınızı. Bu yoğun kaygı ve rahatsızlık hissinden kurtulmak için devreye nötralize edici davranış (kompülsiyon) girer: ocağı tekrar tekrar kontrol etmek.

O an yapılan kontrol, kısa süreli devasa bir rahatlama sağlar. Fakat bu rahatlama bir tuzaktır. Beyin, “Madem kontrol edince kaygım geçti, demek ki kontrol etmezsem gerçekten felaket olur” mesajını pekiştirir. Böylece her kontrol, bir sonraki obsesyonun davetiyesini çıkarır. Döngü daraldıkça, kontrol sayısı beşe, ona, yirmiye çıkar; artık evden çıkamaz, işinize geç kalır, hayatınızı bu ritüellerin etrafında yeniden kurmak zorunda kalırsınız.

Kırılma noktası, o sahte güvenlik davranışını yapmamayı göze alabilmektir. Eyleme geçirecek cesaret cümlesi şudur: “Kaygı, aniden bastıran bir sağanak gibidir; gelir, ıslatır ve geçer. Önemli olan, her yağmurda eve kapanmak yerine, şemsiyeyi açıp yürümeye devam edebilmektir. Yağmuru durduramazsınız ama ıslanmaktan korunmak mümkün.” Kontrol etmediğinizde yükselen kaygı, tıpkı bir dalga gibi zirve yapıp kendiliğinden sönecektir. Döngüyü beslemeyi bıraktığınız anda, beyninizin yeni ve sağlıklı bir güvenlik şeması öğrenmesi mümkün.

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087

Bir Toplumun Vicdan Testi: Özel Gereksinimli Bireyler İçin Yeni Bir Gelecek Tasarımı

Bir Toplumun Vicdan Testi: Özel Gereksinimli Bireyler İçin Yeni Bir Gelecek Tasarımı

İyilik, sadece bir duygu değil; planlanması, inşa edilmesi ve sürdürülebilir kılınması gereken toplumsal bir sorumluluktur. Türkiye’nin sosyal yardımlaşma hafızasında derin izler bırakan bayram dönemleri, bireysel ibadetlerin ötesine geçerek devasa bir dayanışma ekosistemine dönüşmektedir. Bu yıl, 2026 kurban dönemiyle birlikte sadece sofralardaki payın değil, özel gereksinimli bireylerin hayat boyu ihtiyaç duyacağı “bağımsız yaşam” hayalinin de paylaşıldığına şahitlik ediyoruz. Sanat dünyasının temsilcilerinden dijital medya kullanıcılarına kadar uzanan bu geniş yelpazeli hareket, Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarının (STK) gücünü bir kez daha kanıtlıyor.

Sosyal Sorumlulukta “Yeni Nesil” Farkındalık: Sanat ve Dijitalin Birleşimi

Geleneksel bağış kampanyaları genellikle sadece ihtiyaç üzerinden bir dil kurarken, modern PR çalışmalarının odağında “ilham” yer almaktadır. Bu noktada, projenin yüzü olan Arzum Onan, projenin sadece tanıtımını yapmakla kalmamış, özel çocukların dünyasına dair bir empati köprüsü kurmuştur. Onan’ın zarif duruşu ve samimi anlatımıyla hayat bulan tanıtımlar, toplumun her kesiminde karşılık bulmuştur.

Dijital mecralarda fırtınalar koparan #imkansızdeğil etiketi ise işin stratejik boyutunu temsil ediyor. Twitter (X) ve Instagram üzerinde kısa sürede popülerleşen bu hashtag, sadece bir slogan değil, aynı zamanda özel gereksinimli bireylerin neler başarabileceğine dair bir “kanıt zinciri” oluşturdu. Bu etiket altında paylaşılan her bir başarı hikayesi, yapılan bağışların nereye gittiğini ve neleri değiştirebileceğini somut bir şekilde gözler önüne serdi.

ZİÇEV: Yarım Asırlık Bir İyilik Çınarının Stratejik Vizyonu

Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı (ZİÇEV), kurulduğu günden bu yana zihinsel yetersizliği olan bireylerin, ailelerinden bağımsız bir şekilde hayata tutunabilmelerini hedeflemiştir. Vakfın Türkiye çapındaki 14 şubesi ve eğitim merkezleri, sadece çocuklara değil, aynı zamanda “Benden sonra çocuğuma ne olacak?” kaygısı taşıyan binlerce anne ve babaya da umut ışığı olmaktadır.

Vakfın 2026 vizyonu, sadece eğitimle sınırlı kalmayıp; teknoloji kullanımı, dijital okuryazarlık ve modern rehabilitasyon tekniklerini de kapsıyor. Yapılan kurban bağışları; beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçların yanı sıra, özel çocukların ince motor becerilerini geliştiren atölyelerden, konuşma terapilerine kadar geniş bir spektrumda finansman sağlıyor.

Resmi site üzerinden bağış yap.

Verilerle Türkiye’de Özel Eğitimin Mevcut Durumu

Bugün Türkiye’de özel eğitim gereksinimi olan binlerce çocuk bulunmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verilerine göre, her yıl özel eğitime dahil olan öğrenci sayısı artış gösterirken, bu öğrencilerin nitelikli ve uzun süreli rehabilitasyon hizmetine erişimi hala kritik bir konudur. ZİÇEV gibi köklü kurumlar, devletin sağladığı imkanların üzerine artı değer koyarak, bu çocukların haftalık ders saatlerini artırmakta ve birebir ilgiyle gelişim süreçlerini hızlandırmaktadır.

Kurban bağışları ise tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Yapılan bir kurban hissesi bağışı yalnızca paylaşmanın ve dayanışmanın bir sembolü değil; aynı zamanda bir çocuğun eğitimine, rehabilitasyon sürecine ve geleceğine sunulan sürdürülebilir bir destek niteliği taşımaktadır.

Yatılı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi: Projenin Amiral Gemisi

Vakfın son yıllardaki en büyük fiziksel yatırımı, şüphesiz ki Yatılı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi projesidir. Bağışçıların desteğiyle yükselen bu yapı, modern mimarisi ve teknolojik donanımıyla Türkiye’de bir model olmayı hedeflemektedir. Merkezin sunduğu imkanlar dört ana başlıkta toplanmaktadır:

  1. Eğitim ve Rehabilitasyon Alanları: Bireysel gelişimi destekleyen eğitim ve uygulama alanları.
  2. Beceri ve Üretim Atölyeleri: Günlük yaşam becerilerini ve üretkenliği destekleyen uygulama alanları.
  3. Güvenli Konaklama: Özel gereksinimli bireylerin ihtiyaçlarına uygun, güvenli ve konforlu yaşam alanları.
  4. Sosyal Yaşam Alanları: Sosyal etkileşimi ve toplumsal katılımı destekleyen ortak kullanım alanları.

Şeffaflık ve Güven: Bağış Sürecinin Yönetimi

Bağışçı güveni, bir STK’nın sahip olduğu en kıymetli hazinedir. ZİÇEV, bu konuda sektördeki en yüksek standartları uygulamaktadır. “Açık Açık” platformu üzerinden finansal tablolarını paylaşan vakıf, kurban bağışı sürecinde de her adımı titizlikle yönetmektedir.

Online Bağış Kolaylığı: Geleneksel yöntemlerin yanı sıra zicev.org.tr üzerinden sunulan dijital bağış altyapısı, 2026 yılında rekor bir kullanım oranına ulaştı. Bağışçılar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar birkaç tıkla hisse bedellerini yatırabiliyor ve bağışlarının her aşamasına dair bilgilendirme alabiliyorlar. Bu dijital şeffaflık, özellikle genç bağışçı kitlesinin vakfa olan ilgisini artırmış durumda.

Kurban Bağışının Manevi ve Maddi Etki Analizi

Kurban Bayramı’nın özünde yer alan paylaşma ve dayanışma duygusu, ZİÇEV aracılığıyla çocukların eğitimine ve yaşamlarına umut olmaktadır. Bayram döneminde yapılan bağışlar, vakfın yıl boyunca sürdürdüğü eğitim, rehabilitasyon ve sosyal destek çalışmalarına önemli katkı sağlar. Böylece bir kurban bağışı, sadece bir bayram ibadeti değil; çocukların geleceğine yapılan kalıcı bir destek hâline dönüşür.

Neden ZİÇEV’e Bağış Yapılmalı?

Bir birey bağış yaparken sadece güvenmek değil, bağışının yarattığı değişimi de görmek ister. ZİÇEV’e yapılan kurban bağışı;

  • Kalıcı destek sağlar; eğitim ve yaşam projelerine katkı sunar.
  • Her çocuğun eğitim hakkını savunan kapsayıcı bir anlayışla değerlendirilir.
  • Türkiye’nin farklı illerindeki şubeler aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine doğrudan ulaştırılır.
  • Dayanışma kültürünü güçlendirirken engelli bireylerin yaşamına umut olur.

 

Toplumsal Çağrı: “Seninle İmkansız Değil”

Arzum Onan’ın o etkileyici tanıtım filminde de belirttiği gibi: “Engel, bazen sadece bakış açımızdadır.” Eğer bizler, özel gereksinimli bireylerin önüne çıkan fiziksel ve sosyal bariyerleri kaldırırsak, onların neler başarabileceğine şaşırabiliriz. Sanatçının bu çağrısı, bugün Twitter’da #imkansızdeğil diyen onbinlerin sesiyle birleşti.

Şimdi sıra sizde. 2026 Kurban Bayramı’nda, bir kurban hissenizle sadece bir ibadeti yerine getirmekle kalmayın; bir çocuğun ilk kelimesinin, ilk adımının veya ilk başarısının ortağı olun. Yapacağınız her bağış, bir çocuğun hayata “merhaba” deme biçimidir.

 

 

GALATASARAY ŞAMPİYONLUĞU VE ÇOCUKLARDA AİDİYET SEVİNCİ

GALATASARAY ŞAMPİYONLUĞU VE ÇOCUKLARDA AİDİYET SEVİNCİ

 

Çocukların dünyasında aidiyet, bir oyuncak kadar somut, bir masal kadar büyülüdür. Onlara “Hangi takımlısın?” diye sorduğunuzda, aslında sadece bir futbol takımını sormazsınız. Bir çocuğun kendini güçlü, parçası olunacak değerli bir bütünün ferdi hissetme ihtiyacına dokunursunuz. Sarı-kırmızı renkler, bu noktada sadece bir tercih değil, pedagojik bir cevaptır.

Çocuk psikolojisinde, “şampiyon olan takıma ait olma” dürtüsü, güvenlik arayışı ve sosyal kabul görme içgüdüsünün masum bir yansımasıdır. Tıpkı okulda popüler grubun yanında durmak istemesi gibi, çocuk zaferin ve başarının enerjisiyle özdeşleşir. Galatasaray’ın müzesindeki UEFA Kupası, Fenerbahçe’nin efsane kadroları ya da Beşiktaş’ın unutulmaz şampiyonlukları… Şampiyon bir takım, çocuğa belirsiz dünyaya karşı tutunacak somut bir dal uzatır: “Kazananlardanım.” Bu aidiyet, okul sıralarında bile omuzlarını dikleştiren görünmez bir zırh olur.

Ancak mesele sadece kupalarla ilgili değildir. Çocuğu asıl büyüleyen, o takımın arkasındaki dev taraftar kitlesidir. İster Ali Sami Yen’de, ister İnönü’de, ister Kadıköy’de; on binlerin tek yürek atışını hissetmek, çocuğa “Ben yalnız değilim” mesajını verir. Gollerde yanındaki tanımadığı insanla sarılmak, ona dünyanın en güçlü duygusunu tattırır: Bir bütünün parçası olmak. Bu güç hissi, çocuğun benlik gelişimi için paha biçilmez bir besindir.

Ve elbette; çocuklar şampiyonlukları kadar, yenilgileri de bu bağ sayesinde öğrenir. UEFA Kupası’nı kaldıran ruh, bir sonraki sezon yaşanan hayal kırıklığında bile taraftarına “Başın dik olsun” deme bilgeliğini vermiştir. Düşmekten korkmamayı, kaybetmenin utanılacak değil paylaşılacak bir şey olduğunu bu duygusal dayanıklılıkla keşfederler.

 

Sonuç olarak; çocuğunuz ister sarı-kırmızı, ister siyah-beyaz, ister lacivert-sarı bir atkıyı boynuna dolasın; ona verdiğiniz şey bir renkten çok daha fazlasıdır. Siz ona; aidiyet hissini, kolektif bir gücün parçası olmanın özgüvenini, zafere sevinme ve yenilgiyi göğüsleme becerisini armağan edersiniz. Çünkü çocuklar sadece şampiyon takımın parçası olmayı değil, şampiyon gibi hissettiren bir hikâyenin içinde olmayı severler. Ve her çocuk, kahramanı olduğu bir hikâyeyi hak eder.

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087

 

SAKİNLİK MASKESİ ALTINDAKİ TEHLİKE: EKRAN BAĞIMLILIĞI

SAKİNLİK MASKESİ ALTINDAKİ TEHLİKE: EKRAN BAĞIMLILIĞI

Yoğun mesai sonrası akşam evinize döndüğünüzde neredeyse ihtiyacınız olan tek şey sessiz, sakin ve huzurlu bir ortamdır…
Çocuk odasında, elinde tablet ya da telefonla, sessizce, sorun çıkarmadan geçirdiği zaman ebeveyn için bir “nefes alanı” açar.
Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır.Oysa çoğu zaman tam da o sessizlikte bir şey eksilir.

Ekran, çocuğun sadece zamanını değil; ilişki kurma becerisini, sıkıntıya tahammülünü ve kendi iç dünyasını keşfetme kapasitesini yavaş yavaş geri plana iter.
Çünkü gerçek hayat bekler, zorlar, hayal kırıklığı yaratır.
Ekran ise anında ödül verir, çabayı ortadan kaldırır.

Ve daha kritik olan şu:
Ekranda geçirilen zaman, çocuğa yalnızca eğlence sunmaz… aynı zamanda ilişki kurma biçimi öğretir.
Orada öfke hızlıdır, tepkiler keskindir, sonuçlar çoğu zaman görünmezdir.
Bir yorum yazılır ve kapanır. Bir video izlenir ve geçilir.
Ama gerçek hayatta, bir duygu yaşandığında onunla kalmak gerekir.

İşte bu yüzden bazı çocuklar, gerçek ilişkilerde zorlandıkça içlerinde biriken duyguları düzenleyemez hale gelir.
Sıkıldığında ne yapacağını bilemeyen, reddedildiğinde baş edemeyen, anlaşılmadığında hızla öfkelenen bir yapı gelişebilir.

Unutmamak gerekir ki ekran bağımlılığı, bireyin ekran kullanımını kontrol etmekte zorlanması, kullanım azaldığında huzursuzluk yaşaması ve bu davranışın sosyal, akademik ve duygusal işlevselliğini olumsuz etkilemesiyle tanımlanan bir davranış örüntüsü olarak ele alınmaktadır. Aslında  ekran başında sessizleşen bir çocuk, aslında her zaman sakinleşmiş değildir. Sadece bağımlı olduğu ekran karşısında duygularını ertelemeyi öğrenmiştir.

Ve ertelenen her duygu, uygun bir yer bulamadığında daha sert bir şekilde geri döner.

Ebeveyn olarak ekranın yerini sadece yasaklarla değil; ilişkinin, temasın ve sorumlulukların olduğu yeni bir aile düzeniyle doldurmak, çocuğunuzun geleceği adına en koruyucu adımlardan biridir.:
Çocuğunuz gerçekten sessiz mi, yoksa kendini sakinleştirmek için ekranı mı kullanıyor?

Ebeveynlerin en uyanık olması gereken yer tam da burası.
Çünkü “rahatlatıcı” gibi görünen o 1–2 saat, çocuğunuzun ekrana bağımlılığını pekiştiren bir zamana dönüşebilir.

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087