Köşe Yazıları

İhmal Edilmiş Çocukluktan Aşırı Korumacı Ebeveynliğe: İçimizdeki Yaralar Çocuğumuzu Nasıl Etkiler?

İhmal Edilmiş Çocukluktan Aşırı Korumacı Ebeveynliğe: İçimizdeki Yaralar Çocuğumuzu Nasıl Etkiler?

Klinik Psikolog Büşra Kırca, çocukluk döneminde karşılanmamış duygusal ihtiyaçların, yetişkinlikte aşırı koruma, kontrol ve müdahale biçiminde ebeveynlik tutumlarına yansıyabileceğine dikkat çekiyor. Ebeveynlikte fark edilmesi zor bu psikolojik döngünün kişinin kendi geçmiş deneyimleriyle ilişkili olduğunu belirten Kırca, “Çocuğumuzu ihmal etmemek için gösterdiğimiz yoğun çaba, zamanla onun alanını işgal eden bir ebeveynliğe dönüşebilir” uyarısında bulunuyor.

Büyüttüğümüz Çocuğun Sınırlarını İşgal Ediyor Olabilir miyiz?

Çocukluk döneminde duygusal ihtiyaçları ihmal edilmiş bireylerin, ebeveyn olduklarında aşırı telafi mekanizmasıyla çocuklarının gelişim alanlarını daraltması ebeveynlik yolculuğunda sıklıkla karşılaşılan örtük bir dinamiği gözler önüne seriyor.

Kendi çocukluğunda anlaşılmamış, duyulmamış ya da yalnız bırakılmış bir birey; anne veya baba olduğunda içindeki yaralı çocuğun karşılanmamış ihtiyaçlarını tamamlama eğilimine girebilir. Ancak bu süreçte, sergilenen tutumların çocuğun gerçek gereksinimleriyle ne kadar örtüştüğü gözden kaçabilir. “Benim yaşadığım ihmali çocuğum asla yaşamayacak” düşüncesi, görünüşte iyi niyetli koruyucu bir yaklaşım gibi dursa da zamanla kısıtlayıcı bir kontrol mekanizmasına evrilebilir. Böylece geçmişte ihmal edilen çocuk, bugün farkında olmadan çocuğunun özerklik alanına müdahale eden bir ebeveyne dönüşebilir.

İhmalden Aşırı Korumacılığa Uzanan Psikolojik Dinamikler

Ebeveynlikte kendi çocukluk yaşantılarımızın yansımaları belirginleştiğinde en sık karşılaşılan tablolar şunlardır:

Aşırı Korumacılık ve Kontrol: Geçmişteki yetersizlik hislerini telafi etmeye çalışan ebeveyn; çocuğun kendi deneyimlerini yaşamasına, problem çözmesine ve hata yapmasına fırsat vermeyerek onun psikolojik dayanıklılık gelişimini sınırlandırabilir.

Kendi İhtiyaçlarını Çocuğa Yansıtma: Ebeveyn, çocuğun özgün ihtiyaçlarını anlamak yerine, kendi çocukluğunda yoksunluğunu çektiği unsurları merkeze alarak bir tutum geliştirebilir.

Bireyselleşme Sürecine Müdahale: Çocuğun özerkleşme ve bağımsızlaşma adımları; ebeveynin kendi içsel kaygıları nedeniyle bir kopuş gibi algılanabilir ve duygusal müdahalelerle engellenebilir.

Sağlıklı Ebeveynlik İçin Öz Farkındalık

Geçmişten gelen duygusal yükler ve fark edilmeyen içsel ihtiyaçlar anlamlandırılmadıkça, koruma arzusu çocuk için kısıtlayıcı bir alana dönüşebilir. Sağlıklı bir ebeveynlik yaklaşımı; kendi çocukluk yaralarımızı telafi etmek için ebeveynlik rolünü bir araç olarak kullanmayı bırakıp, çocuğu kendi sınırları, mizacı ve özgün kimliğiyle kabul edebilmekle başlar.

Klinik Psikolog Büşra Kırca 

Çocuk, Ergen, Yetişkin ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  05316623087

Çocuğunuz Okula Gitmek İstemiyorsa, Önce Nedenini Dinleyin

Çocuğunuz Okula Gitmek İstemiyorsa, Önce Nedenini Dinleyin

Klinik Psikolog Büşra Kırca, yeni eğitim öğretim yılının başlamasıyla birlikte birçok ailenin karşı karşıya kaldığı okul korkusu ve okula gitmeyi reddetme davranışının yalnızca bir “alışma sorunu” olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekti. Kırca, çocuğun okula gitmek istememesinin ardında ayrılık kaygısından başarısızlık korkusuna, akran ilişkilerinden ev içindeki değişimlere kadar farklı psikolojik nedenlerin bulunabileceğini belirterek, “Çocuğun davranışını değiştirmeye çalışmadan önce, bize ne anlatmaya çalıştığını anlamak gerekir” dedi.

Yeni eğitim öğretim yılı başlarken bazı evlerde okul heyecanından önce başka bir ses duyulur: Ağlama, direnme, karın ağrısı, “Bugün gitmesem olmaz mı?” pazarlıkları…

Çocuğunun kapıda gözyaşlarıyla kaldığını gören bir anne babanın kendini çaresiz hissetmesi anlaşılır. Fakat burada çoğu zaman çözülmesi gereken şey, çocuğun okula gitmesini sağlamak değil; okula gitmek istememesinin ne anlattığını anlayabilmektir.

Çünkü okul korkusu her çocukta aynı nedenle ortaya çıkmaz. Kimi çocuk annesinden ayrılmakta zorlanır, kimi arkadaşları tarafından dışlanmaktan, kimi başarısız olmaktan korkar. Evde yeni bir kardeşin doğması bile çocuğun “Benim yerim değişti mi?” kaygısını okul üzerinden yaşamasına neden olabilir.

Bu nedenle “Okulda çok güzel şeyler olacak, korkacak hiçbir şey yok” demek her zaman yeterli değildir.

Asıl önemli sorular şunlardır: Çocuğum okul hakkında ne düşünüyor? Neyi merak ediyor, neden korkuyor? Zorlandığında kimden yardım isteyeceğini biliyor mu?

Çocuğu okula hazırlamak, yalnızca okul hakkında bilgi vermek değildir. Evde küçük provalar yapmak, oyuncaklarla okulda yaşanabilecek durumları canlandırmak ve çocuğun duygularını ifade etmesine alan açmak, onun baş etme kapasitesini güçlendirebilir. Çünkü çocuklar bazen anlatamadıklarını oyunla anlatırlar.

Ve ebeveyn için en önemli mesaj şudur: Çocuğunuzun kaygısını hemen ortadan kaldırmak zorunda değilsiniz. Ona, “Korksan da bununla baş edebilirsin; gerektiğinde yanında olacak insanlar var” duygusunu verebilmeniz çok daha değerlidir.

Okula gitmek istemeyen her çocukta aynı yöntemi uygulamak yerine, önce çocuğun hikâyesini anlamak gerekir. Bazen birkaç günlük bir uyum sürecidir; bazen ise çocuğun yardım çağrısıdır.

Çocuğun davranışını değiştirmeden önce, davranışının ne anlatmaya çalıştığını duyabilmek… Asıl uzmanlık biraz da burada başlar.

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Bursa Temenos Psikoloji Merkezi

Çocuk, Ergen, Yetişkin ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  05316623087

 

Biz neyi değiştiriyoruz?

Biz neyi değiştiriyoruz?

Gemlik Belediyesi, zeytin festivaliyle ilgili dün bir duyuru yaptı.

Daha önceki festival organizasyonlarında kullanılan “Zeytinin Başkenti Gemlik” sloganı ve “Uluslararası Gemlik Zeytini Festivali” ismi yerine, bu sene denenecek olan yeni konsept gereği başka bir slogan ve isimle devam edileceği bildirildi. Organizasyona; komşu ilçe Orhangazi’nin dahil olmasıyla yeni festival sloganının “İki ilçe, tek miras” festival isminin ise “Gemlik-Orhangazi Zeytin Festivali” olarak değiştiği kamuoyuna deklare edildi.

Festival adına önemli bir başka değişiklik daha vardı duyuruda kullanılan ait görsellerde. “Gemlik Zeytini Coğrafi İşareti” festival tanıtım görsellerinde yer bulamamıştı. Olmaması da doğal değil miydi zaten? Festivalin ismi “Gemlik Zeytini Festivali” değildi ki görselinde “Gemlik Zeytini Coğrafi İşareti” bir kenara da olsa yerleştirilsin.

Bu durum festival için açılmış internet sitesinde de aynıydı. https://zeytinfest.com/ adresinde yer alan içeriğin hiçbir yerinde “Gemlik Zeytini Coğrafi İşareti” yoktu maalesef.

Tabii bu durum ilçe kamuoyunda hemen tepkiyle karşılandı. Vatandaş, festivalden “Gemlik Zeytini” ifadesinin kaldırılmasından rahatsız oldu. Hem sosyal medyada Gemliklilerin şahsi serzenişleri hem yerel basın kuruluşlarında siyasilerin konuyla ilgili açıklama haberleri hem de eli kalem tutanların konuya dair yazıları yayımlanmaya başladı.

Aslında temmuz ayında bu festivalde İznik’in de yer alacağı ve organizasyonun daha geniş çaplı gerçekleştirileceği duyurulmuştu. Bu yönde çok sayıda haber yayınlanmıştı. İznik neden bu işten vazgeçti bilmiyorum. Organizasyonda İznik’in neden yer almadığına dair, İznik yerel medyasında tepki haberleri olduğunu da gördüm. Herkes kendi perspektifinden ve kendi menfaati açısından olaya yaklaşıyor elbette. Eleştiri sahipleri tarafından, İznik’in festivalin paydaşı olmasının kıymetli olduğu öngörülmüş demek ki.

Daha önce üç ilçenin katılımının duyurulduğu bir organizasyon, bugün neden iki ilçeye düşmüş? Bu bile aslında organizasyonun planlanması noktasında zihinlerde soru işaretleri doğuruyor. Aslında bu organizasyonun bir de Mudanya cephesi vardı ama şimdi hiç o konuya girmeyeyim.

Gelelim asıl konumuza…

Festival ismi niçin değişti?

Çünkü Orhangazi de işin içine girdi. Böylece festivalin isminde “Gemlik Zeytini” ibaresinin çıkarılması tercih edildi.

O zaman şunu sormak lazım. Neden ortak bir organizasyona ihtiyaç duyuldu? Sanırım kritik soru bu. Bu soruya cevap vermeden şu hususu da dile getirmek lazım.

Gemlik Belediyesi festival ile ilgili duyurunun hemen ardından, bir basın duyurusu daha yaptı. Festivalin PR çalışması kapsamında olduğu anlaşılan bir dizi röportaj görüntüsü paylaşıldı. İstanbul’da sokaktaki vatandaşa “Zeytin deyince aklınıza ilk neresi gelir?” diye soruluyordu görüntülerde. 7’den 70’e, hatta Türk’ü yabancısı herkesin cevabı elbette “Gemlik” oldu. Zaten başka ne olabilirdi ki? Dünyanın en kaliteli sofralık zeytininin Gemlik’te yetiştiğini bilmeyen mi vardı?

Şimdi az evvelki soruya dönelim. Neden bu organizasyonun ortaklaşa düzenlenmesi kararlaştırıldı?

Belediye bu işin mali külfetini bölüşmek mi istedi? Yoksa sadece bölgesel bir etkinlik yapma yönünde mi bir karar verdi? Bursa Büyükşehir Belediyesi destek için ortaklaşa bir etkinlik şartı mı koştu? İznik bu sene organizasyonda yer almadı ama ileride Mudanya ile birlikte bu iş dört ilçenin katılımı ile daha da genişleyebilir mi? Organizasyona bu sene destek veren Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin önümüzdeki süreçte katkısının artmasıyla, ileride bu iş bir “Bursa Zeytin Festivali”ne döner mi?

Bütün bunların cevabını bilmiyorum. Zaten yazının amacı da cevap vermek değil, kamuoyu adına cevabı verilmesi gereken soruları ortaya koymak.

Soruya, soruyla verilecek cevaplar çoğaltılabilir. Ama önemli soruları sona sakladım. Bu işten; bir marka olan “Gemlik Zeytini” nasıl etkilenir? Bu marka, bölgesel ölçekte bir değer haline gelirse, bu Gemlikli üretici ve tüccar için nasıl bir sonuç doğurur? Bu marka değer; Orhangazi ya da İznik’in elinde olsaydı, Gemlik ile paylaşmak ister miydi? Ki her iki ilçenin de kendi zeytini için hem coğrafi işaret hem de marka tescili adına girişimleri olduğunu biliyoruz. Bu durumda bu ortak organizasyondan kim kârlı çıkar?

Bu olası soru işaretlerinin giderilmesi adına Gemlik’te meselenin tarafı kimlerle görüşüldü? Alınan karar, hangi kurumlarla masaya yatırıldı? Bu konuda danışılanlar ne görüş bildirdi? Biz “Gemlik Zeytini” deyince; nasıl Allah vergisi bir hazineye sahip olduğumuzun farkında mıyız? İstanbul’da sorulan soruya verilen cevaplar göz önüne alınırsa, farkında olmamız gerekmez mi?

Sorular, sorular…

Evet! Temelde bu işin bir maliyeti var elbette. Belediyenin ciddi maddi külfeti olan organizasyon kalemlerinden biri belki de. Tabii ki bu işin mali külfetine birilerinin el atması lazım. Atılmazsa ne olur? İşte organizasyon elinizden böyle sabun kalıbı gibi kayar, gider. Bu organizasyon sırf maliyeti yüzünden ortak düzenlenip, yukarıda sorduğum sorulardaki riskler değerlendirildiğinde, üzerinde yazı tura atılabilecek ve şansa bırakılabilecek bir mesele asla değil. Gerekirse başka yerden kısar, burada kullanırsınız kaynağınızı. Organizasyonu üç değil iki gün yaparsınız. Daha az bilindik bir sanatçı getirirsiniz. Daha makul masraflı etkinlikler gerçekleştirirsiniz. “Ama o zaman da iyi organizasyon olmadı.” diyorlar. Desinler… Bak, şimdi de birileri başka bir şeyler diyor. Hangi eleştiri daha haklı ve yerinde?

Hariçten gazel okuyor gibi gözükmek istemem. İşin içinden gelen tecrübe ile değerlendirme yapmaya çalışıyorum.

Gemlik Belediye Başkanı Refik Yılmaz ve Gemlik Kent Konseyi Genel Sekreteri Mehmet Çelik döneminde, uzun yıllar sonra yeniden canlandırılan festival için kurulan çalıştayda görev yaptım. Festival o sene, Gemlik Kent Konseyi önderliğinde gerçekleştiriliyordu. Konsey başkanı sevgili Eczacı Mukaddes Serim idi. O dönemde üniversiteden, oda ve borsalara, sanayi kuruluşlarından kamu temsilcilerine, muhtarlardan çiftçilere kadar çok sayıda donanımlı isim ile ekip olarak güzel bir planlama çalışması gerçekleştirdik. Mehmet Çelik benim özellikle çalıştayda görev almamı istemişti. Katkı sunacağımı biliyordu.

Size o günkü çalışmalardan bugünkü tartışmalara köprü kuracak ve bugün yaşananları anlamaya imkân verecek bir anekdot aktarayım.

İlk olarak 1973 yılında Gemlik Turizm Festivali olarak başlayan festival serüveni, ardından “Gemlik Festivali”, sonrasında “Gemlik Zeytin Dalı Halk Oyunları Yarışması”, daha sonra “Gemlik Siyah Altın Festivali” olarak sürekli ismi değiştirerek süregeldi. Bu süreçte festivale uzun aralar da verildi, organizasyon akamete uğradı.

2015 yılında festivalin tekrar düzenlenmesi için başlatılan çalışmalar kapsamında; işin mutfağı konumundaki festival çalıştayında Başkan Mukaddes Serim, festivalin adı hususunda bir tartışma açtı. Birçok isim önerisi sunuldu. “Gemlik Zeytin Festivali” isminin oldukça ilgi gördüğü bir anda, festivalin isim annesi olacak olan Mukaddes Serim’den o teklif geldi. Festivalin adı “Gemlik Zeytini Festivali” olsun…

Beğenen de oldu, itiraz eden de… İsmin telaffuzunun zor olduğu gibi eleştiriler de aldı Serim. Ama yaptığı konuşma ile tüm çalıştay üyelerini ikna etmeyi başardı. “Arkadaşlar,” dedi. “Bu festivalin yıldızı Gemlik Zeytini. Biz bu festivali Gemlik Zeytini için organize ediyoruz. Gemlik Zeytini daha da popüler olsun diye. İsmi daha da fazla duyulsun diye. Üretici kazansın diye. Biz bir zeytin festivali yapmıyoruz. Gemlik Zeytini Festivali yapıyoruz. O nedenle ismi bu olmalıdır.” deyince tartışma sona ermiş ve isim netleşmiş oldu. Slogan olarak da “Zeytinin Başkenti Gemlik” üzerinde karar kılındı. Sonra uluslararası hüviyetine atıfta bulunmak için başına “uluslararası” kelimesi ilave edildi. Ne kadar uluslararası oldu? Vatandaş etkinliklere ne ölçüde katılım sağladı? Üretici ne kadar işin içinde oldu? Tartışılabilir. Ama yapılanlar özünde samimi ve Gemlik’in ortak değerini önemseme gibi bir ruh taşıyordu.

Çalıştay için hazırladığımız programın lansmanını, Gemlik Ticaret Borsası’nda gerçekleştirdik. Burada taslak program Gemlik kamuoyuna sunuldu, destek ve katkıları istendi. Ortak akılla hareket etmek önceliğimizdi. Toplantıda taslak programı sunumunu da bendeniz gerçekleştirdim.

Size sunum başlangıcından küçük bir kesit paylaşayım.

Amacımız…

Zeytin Festivali’ni ilçemize yeniden kazandırmaktır.

Misyonumuz…

Kentimizin öne çıkan değeri zeytin ile ilgili farkındalığı sağlamaktır.

Vizyonumuz…

Gemlik Zeytini’nin, ulusal ve global ölçekte hak ettiği yeri almasını sağlamaktır.

Hedefimiz…

Gemlik Zeytini’nin; tüketicinin ilk tercihi olmasını sağlayarak talep karşısında arzın tüm yerli unsurlarının ekonomik açıdan büyümesidir.

İşte o dönem, bu öncelikler doğrultusunda hazırlanan program, diğer organizasyonların önüne geçmeyi başarmıştı.

Festivalin tanıtımı noktasında iyi bir iş çıkardı Refik Yılmaz. Çalıştayda her kesimden deneyimli isme görev verilmesini sağladı. İşin planlaması iyi yapıldı. Kentin tüm dinamikleri oyuna dâhil edilmeye çalışıldı. Organizasyonda medya ünlüleri konuk edildi. Canan Karatay’ın “Zeytinyağı en sağlıklı meyve suyudur” diyerek zeytinyağı dolu bardağı kafasına diktiği görüntülerdeki bu sözü adeta literatüre girdi.

Festival etkinlikleri kapsamında önemli bir başka çalışma da “Gemlik Zeytini” coğrafi işareti için yapıldı. Logonun kullanımının yaygınlaştırılması ve vatandaşta bu bilincin oluşturulması için büyük gayret sarf edildi. Bu noktada büyük mesafe katedildi. Önemli ve kıymetliydi.

Sonra festival logosunun bulunduğu ambalajlara sahip zeytin, zeytinyağı, zeytin sabunu, havlu ve buna benzer hediyelik materyallerle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yolu tutuldu. Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partilerinin grup toplantı salonlarında ziyaret edildi. Gemlik heyetinde tüm siyasi partilerden temsilciler vardı. Liderler Gemlik heyetini çok samimi ve sıcak karşıladılar. Bu ziyaret, TRT başta olmak üzere ulusal ölçekte çok sayıda TV kanalı ve haber kuruluşunda kendine yer buldu. Gemlik Zeytini’nin iyi bir reklamı olmuş oldu.

Şimdi bunu neden uzun uzun anlattım? Bir eserin tarihi geçmişini, üzerindeki emeği, azim ve kararlılığı, ortak aklı bilmezseniz, tabela da çok kolay değişir, isim de logo da… Üzerine bir lahzada sünger çekebilirsiniz.

Logo deyince; serde grafikerlik de olunca festival logosunu da tasarlamak bana nasip olmuştu. Logo hem çalıştay üyeleri hem belediye yönetimi hem de kamuoyu tarafından oldukça beğenilmişti. Tasarladığım logoyu TBMM çatısı altında görmek bana da büyük kıvanç vermişti. Hatta bu logo beğenilince Gemlik Kaymakamlığı’nın bugün de kullanılmakta olan logosunu da ben tasarlamıştım. Ancak Refik Yılmaz dönemi sonrası göreve gelen Mehmet Uğur Sertaslan “Gemlik Zeytini” logosunu festival organizasyonlarında kullanımdan kaldırdı.

Şimdi ise Şükrü Deviren festivalin ismini…

Bu vazgeçişler bu kadar kolay olmamalı diye düşünüyorum.

Her yönetim değiştiğinde kentin hafızasının da değişmesi hiç doğru değil.

Bir kentin ekonomik, kültürel marka değerine dönüşmüş bir vitrin ismi, üzerinde yeterince düşünülmeden değiştirilmemeli.

Bir organizasyonu “büyütmek” isterken, onu var eden markayı küçültme riskini göze almamak gerekir.

Gemlik’in yıllar önce başlayan festival serüveni eğer akamete uğramasa, her gelen kent yöneticisi bu işi resetleyip başka isimle devam etme kararı almasa, 53 yıllık köklü bir festival geçmişine sahip olabilirdik.

Olmayınca olmuyor işte. Gemlik’teki birçok şey gibi…

Sanırım “Gemlik Zeytini” ifadesinin ne halk nezdindeki önemi ne de marka değeri yeterince görülebildi.

Akşam bu yazıyı kaleme alırken Gemlikspor ile ilgili de bir haber düştü medyaya.

Şehrin 3. Lig temsilcisinin önce Gemlikspor, sonra Gemlik 1984 FK ardından Gemlik Sümerspor gibi isimlerle mücadele edeceği duyurulmuştu. Son haberde ise isminin Gemlik Sümerbey olarak kesinleştiği duyuruldu. Bu da gündeme adeta bomba gibi düştü ve festival isminin tartışıldığı bir anda “Hayda!” dedirtecek bir gelişme oldu.

Ne diyelim?

Sanırım biz bu isim koyma işinde çok iyi değiliz…

Bir ismin aslında çok şeyi ifade ettiğini kaçırıyoruz.

Bir ismin bazen bir şehrin hafızasını, bazen yılların emeğini taşıdığını göz ardı edebiliyoruz.

“Biz neyi değiştiriyoruz?” diye sorgulamadan iş yapıyoruz.

Birlikte başaracağız derken, yalnız başımıza yanlış kararlar alıyoruz.

Kalın sağlıcakla.

TATİL YAPMAK MI, TATİLİ YETİŞTİRMEK Mİ?

TATİL YAPMAK MI, TATİLİ YETİŞTİRMEK Mİ?

 

Klinik Psikolog Büşra Kırca, yazın son günlerinde tatil alışkanlıklarımızın ardında yalnızca bir yaşam tarzı tercihi değil, deneyimleri nasıl yaşadığımızı ve başkalarının gözündeki imajımızı nasıl yönettiğimizi ilgilendiren daha derin bir psikolojik mesele bulunduğuna dikkat çekti.

 

Yaz tatilinin sonlarına yaklaşıyoruz. Sosyal medyada da bu günlere özgü tanıdık bir hareketlilik var. Son deniz fotoğrafları, son gün batımları, “yazın son kaçamağı” paylaşımları, Eylül’ün yoğun temposu başlamadan önce yapılan son programlar…

 

Sanki tatil bitmeden önce yetiştirmemiz gereken bir liste varmış gibi. Birkaç yere daha gitmeli, birkaç güzel mekân daha görmeli, birkaç anı daha biriktirmeli ve tabii ki bunları görünür kılmalıyız. Çünkü bazen insan, farkında olmadan tatil yapmaktan çok tatili yetiştirmeye çalışmaya başlıyor.

 

Aslında burada tatil yapma biçimimizden daha derin bir psikolojik mesele var. Bir deneyimi yaşamakla, o deneyimin başkalarının gözünde nasıl görüneceğini düşünerek yaşamak arasında önemli bir fark bulunuyor.

 

Kişi yalnızca denize bakmıyor; denize bakarken bu anın fotoğrafta nasıl görüneceğini de düşünüyor. Yalnızca yemek yemiyor; yemeğin tadına bakmadan önce paylaşılabilir olup olmadığını değerlendiriyor. Gittiği yerde yalnızca bulunmak yetmeyebiliyor; orada bulunduğunu göstermek de önem kazanabiliyor.

 

Ve belki burada kendimize şu soruyu sormakta fayda var:

 

“Gerçekten bunu mu istiyorum, yoksa kendim hakkında başkalarına göstermek istediğim imaja mı uygun davranıyorum?”

 

Bazen tatil, gerçekten istediğimiz gibi yaşadığımız bir deneyim olmaktan çıkıp, ideal bir tatil görüntüsü üretme alanına dönüşebiliyor. Daha güzel fotoğraflar, daha etkileyici manzaralar, daha fazla aktivite, daha çok gidilmiş yerler… Dinlenmek için çıktığımız tatilde, bu kez başka bir yorucu uğraşın içine girebiliyoruz: İdeal hayatımızı, ideal tatilimizi ve belki de ideal benliğimizi üretme uğraşının.

 

Sosyal medyada karşımıza çıkan kusursuz kareler de bu çabayı fark etmeden besleyebiliyor ve bazen kendi tatilimizin bütününü, başkasının hayatından seçilmiş birkaç güzel kareyle karşılaştırıyoruz.

 

Sonra tatil bir dinlenme alanı olmaktan çıkıp bir performansa dönüşebiliyor. “Daha ne yapabiliriz?”, “Nereye daha gidebiliriz?”, “Yaz bitmeden neyi kaçırmamalıyız?” soruları zihnimizi meşgul etmeye başlıyor.

 

Eylül’ün yoğunluğu başlamadan önce belki de kendimize verebileceğimiz en güzel şey, daha fazla şey yapmış olmak değil; gerçekten dinlenmiş olmak.

 

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Bursa Temenos Psikoloji Merkezi

Çocuk, Ergen, Yetişkin ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  05316623087

 

 

 

Baba Vasiyetini Yerine Getirmek…

Baba Vasiyetini Yerine Getirmek…

1993 yılında kurulan ve iki sene boyunca Gemlik’te programlı yayın yapan Gemlik TV’nin arşivini, önce dijitale, ardından da “Gemlik TV Nostalji Kuşağı” isimli sosyal medya video paylaşım platformu kanalı vasıtasıyla günümüze taşımanın mutluluğunu yaşadık Demirok Ailesi olarak.

 

İdealist bir mühendis olan babam, o dönem gerek İstanbul’da gerekse Anadolu’nun farklı illerinde birçok yaygın, bölgesel ve yerel televizyon kanalını ziyaret etmiş ve bu kuruluşların yönetici ve teknik kadrolarından bilgiler almıştı. Birkaçına da birlikte gitmiştik. Gemlik’te de bunlara benzer bir yerel televizyon kanalının kurulmasını çok arzu etmiş ve öncülük görevini yerine getirmişti.

Ceplerde henüz telefon olmadığı, internetin hayatımıza girmediği, sosyal medyanın icat edilmediği, vatandaşın haber alma hakkının yerelde basılı yayın organları olan haftalık gazeteler vasıtasıyla sağlanabildiği bir dönemde, Bursa’da bile yerel televizyon konusunda henüz adım atılmadığı bir ortamda, Gemlik’te yerel televizyon kanalı açmak gibi bir fikirle gelmek ve bunu başarmak, 33 sene sonra bugün bile sanırım büyük bir takdiri hak eden bir vizyonerlik olarak karşımızda duruyor.

 


Hatırlayanlar bilirler…

İki sene boyunca yapılan programlı yayınlarda; haber bültenleri, açık oturumlar, canlı yayın programları, sağlık, hukuk ve sivil topluma yönelik programlar, yarışma ve çocuk programları ve daha neler neler…

En çok ilgi gören programlar ise dönemin siyasi aktörlerinden; bakan, milletvekili, siyasi parti genel başkanı, belediye başkanı ve ilçe başkanı gibi figürlerin katıldığı politika ağırlıklı yapımlardı.

Bu yapımlar ile birlikte diğer tüm programlar, Gemlik’in sosyal ve kültürel hafızası ile birlikte Türkiye’nin yakın siyasi tarihine ışık tutan önemli kayıtların yer aldığı içeriklerdi.

Babamızın hasta yatağındaki isteğinin, vefatı sonrası vasiyetine dönüşmesi ile birlikte, meşakkatli bir çalışmayla yıllarca tozlu çatı aralarında, uygun olmayan koşullarda bekleyen onlarca video kasetini tek tek inceledik. Yıllara yenik düşen ve fiziksel deformasyona uğrayan çok sayıda kaydı maalesef kurtaramadık. Ancak onca yıla meydan okuyarak sağlam kalmış az sayıdaki kasetteki görüntüleri, titiz bir restorasyon ve dijitalleştirme sürecinin ardından yeniden izlenebilir hâle getirdik.

“Gemlik TV Nostalji Kuşağı” adıyla, sosyal medya video paylaşım platformunda oluşturduğumuz kanal vasıtasıyla bu program kayıtlarını yayınlamaya başladık.

Çok sayıda kişi görüntülerde vefat etmiş aile bireylerini gördü ve duygulandı. Yurt içi ve yurt dışından onlarca tebrik ve teşekkür mesajı aldık.

Şubat ayı başından itibaren peyderpey yayınladığımız görüntülerin finalini ise flaş bir isim ile yaptık.

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan.

Bu paylaşım, görüntülerdeki isim Türk siyasi hayatının en önemli figürlerinden biri olunca elbette çok ilgi gördü.

Görüntü 1994 yılına aitti.

O yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı koltuğunda oturan Erdoğan, göreve başlayalı henüz birkaç ay olmuştu. 40 yaşında, siyah saçlarıyla genç bir delikanlıydı o dönemde.

Bursa’daki bir programdan İstanbul’a dönerken Erdoğan’ın Gemlik’te kısa bir mola verip canlı yayında Gemliklilere hitap etmesi için rahmetli babam kendisini, yayındakilerle irtibata geçerek adeta markaja almıştı. Gemlik kavşağında beklenmiş ve Erdoğan stüdyoya davet edilmişti.

Erdoğan daveti kabul edip stüdyomuza geldiğinde, etrafına bakıp şaşkınlıkla “Siz buradan mı yayın yapıyorsunuz?” diye sormuştu.

İstanbul’daki televizyon kanalarının stüdyolarına kıyasla Gemlik TV’nin imkânları daha mütevazıydı çünkü.

Gemlik TV ekranlarından canlı yayında Gemliklilere hitap eden Erdoğan, önemli birçok mesaj verdiği konuşmasının ardından hepimiz ile tokalaşıp vedalaşarak Gemlik’ten ayrılmıştı.

Yıllar sonra yayınladığımız görüntüye ait kısa tanıtım videolarının, benim ve “Gemlik TV Nostalji Kuşağı” resmî sosyal medya hesaplarındaki paylaşımları 300 bini aşkın kişi tarafından görüntülendi. Çok sayıda beğeni ve yorum aldı.

Ancak asıl ilgi, görüntülerin haberleştirilmesinden sonra geldi.

Bu görüntüler, İhlas Haber Ajansı Gemlik Temsilcisi Hurşit Topal vasıtasıyla İHA tarafından yurt içindeki ve yurt dışındaki binlerce abonesine servis edildi. Kendisine teşekkür ediyorum.

Haber tam anlamıyla patladı diyebiliriz. Oldukça fazla ilgi çekti. Haberi çok sayıda haber merkezi, ajanstan aldığı gibi yayınlamak yerine, kendine özel video editleri ve içeriklerle, özel yorumlar katarak izleyici ve okuyucularına aktardı.

Ajans vasıtasıyla servis edilen haber, başta yaygın basın kuruluşları olmak üzere, bölgesel ve yerel çok sayıda medya kuruluşunda yayınlandı.

Türkiye Gazetesi, TGRT Haber TV, Sabah Gazetesi, Akşam Gazetesi, TV Net, Star Gazetesi, Star Televizyonu, Haber Türk TV, Kanal 7, Ülke TV, 24 TV, Haber Vakti, Mynet, MSN, Akit TV, Yeni Akit Gazetesi, Oda TV ve Dünya Gazetesi gibi yaygın medya kuruluşlarının internet sayfalarında ve sosyal medya hesaplarında Erdoğan’ın bu görüntüleri yayınlandı.

Ankara’dan İzmir’e, Konya’dan Sivas’a, Mersin’den Sivas’a, Tokat’tan Kayseri’ye kadar Türkiye’nin dört bir tarafından şehir haber portallarına, hatta yabancı dilde yayın yapan haber kuruluşlarına kadar geniş bir yelpazedeki yayın kuruluşunun gündemine girdi bu haber.

Burada Bursa’ya ayrı bir parantez açmak lazım. Bursa yerel medyası da oldukça ilgi gösterdi habere. Bursa’nın belli başlı tüm medya kuruluşlarında habere yer verildi.

Haber, İhlas Haber Ajansı’nda önce ana sayfaya düştü, ardından kısa sürede en çok okunan ve yayınlanan haber hâline geldi.

Yayınlandığı mecralarda milyonlarca görüntüleme ve yüz binlerce beğeni ve yorum aldı.

Peki, bu haber neden bu kadar ilgi çekti?

Temelde birkaç sebebi var…

Görüntünün kahramanı, zamanlama, verilen mesajlar ve işin hikâyesi.

Görüntünün sahibinin Erdoğan olması en büyük sebep elbette.

Türk siyasi hayatının en önemli karakteri olması, ilgiyi en üst seviyede tuttu.

Haberin zamanlaması önemli birçok husus ile örtüştü.

Neydi bunlar?

Erdoğan’ın ilk defa açık halk oyu ile Cumhurbaşkanı seçildiği, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulduğu günlerde olunması.

Konuşmada geçen ve rüşvet, yolsuzluk ve kamu kaynaklarının israf edilmeden hizmete aktarılması yönünde verilen mesajların bugün Cumhuriyet Halk Partili belediyelere yönelik devam eden yolsuzluk ve rüşvet operasyonları ile eşleştirilmesine ilaveten, konuşmada yer alan barış, kardeşlik ve hoşgörü mesajlarının da “Terörsüz Türkiye Projesi” kapsamında Meclis’te sürdürülen çerçeve yasa görüşmelerine denk gelmesi.

Basın kuruluşları bu eşleşmeleri baz alarak haberdeki görüntüleri manşetlere taşıdılar.

Bir diğer husus ise yine çok sayıda basın kuruluşunun işin hikâyesine atıfta bulunmaları oldu. Haberlerde işin hikâyesine de yer verilerek, aile olarak babamızın vasiyetini yerine getirme adına gerçekleştirdiğimiz çalışmaya selam çakılması bizi oldukça memnun etti.

Evet!

Bu vesile ile bizim bu gayretimizin karşılığı da hâsıl olmuş oldu.

Milyonlarca kişi tarafından Gemlik’te bir zamanlar bir yerel televizyon kanalının olduğu bilinmiş oldu.

Gemlik’in bu konudaki öncülüğü fark edilmiş oldu.

Kurucusu Mustafa Demirok’un öngörü yeteneği, idealizmi, gayret ve vizyonu takdir edildi.

Bizler de evlatları olarak vasiyetini yerine getirmiş olmanın büyük mutluluğuna erişmiş olduk.

Bu kıvanç da bize fazlasıyla yeter…

Kalın sağlıcakla.

Birbirini Sevdiği Hâlde Sürekli Çatışan Çiftler Neden Birbirini Yaralar?

Birbirini Sevdiği Hâlde Sürekli Çatışan Çiftler Neden Birbirini Yaralar?

Klinik Psikolog Büşra Kırca, Bursa’da, birbirini sevdiği hâlde aynı tartışmaları tekrar tekrar yaşayan çiftler üzerine yazdı.

“Biz aslında birbirimizi çok seviyoruz ama sürekli kavga ediyoruz.”

Çiftlerle çalışırken bu cümleye oldukça sık rastlıyorum.

Bazen tartışmanın konusu bulaşıklar, para, telefon, aileler, çocuklar ya da eve geç gelmek gibi görünür. Fakat tartışma büyüdüğünde artık kimsenin gerçekten bulaşığı konuşmadığını fark edersiniz.

Çünkü bazı çiftlerde tartışmanın görünen konusu ile asıl meselesi aynı değildir.

“Beni neden aramadın?” cümlesinin altında bazen
“Ben senin için önemli miyim?” vardır.

“Beni hiç dinlemiyorsun.” cümlesinin altında
“Benim duygularım senin için değerli mi?” olabilir.

“Her şeyi ben yapıyorum!” sözünün altında ise
“Bu ilişkinin yükünü yalnız taşımak istemiyorum.” vardır.

Ve bazen “Beni seviyorsan bunu yapardın.” cümlesinin altında, aslında çok daha kırılgan bir soru saklanır:

“Beni gerçekten seçtiğine emin olabilir miyim?”

Peki birbirini seven iki insan neden sürekli birbirini incitir?

Çünkü sevgi, tek başına sağlıklı iletişim kurmayı öğretmez.

İki insan birbirini gerçekten sevebilir ama çatışma sırasında birbirlerinin hassas noktalarına dokunmayı, savunmaya geçmeyi, geri çekilmeyi veya saldırmayı öğrenmiş olabilir.

Bir taraf yaklaşır. Diğeri uzaklaşır.

Biri “Konuşalım.” der. Diğeri “Şimdi sırası değil.” diyerek kapanır.

Biri daha çok konuşur. Diğeri daha çok susar.

Biri sustukça diğeri daha fazla üzerine gider.

Diğeri üzerine gelindikçe daha fazla uzaklaşır.

Sonra ikisi de aynı şeyi düşünür:

“Beni anlamıyor.”

Oysa bazen ikisi de anlaşılmak için uğraşıyordur.

Sadece yöntemleri birbirlerinin yarasını tetikliyordur.

İlişkilerde en tehlikeli şey kavga etmek olmayabilir.

Asıl tehlikeli olan, çiftin aynı tartışmayı tekrar tekrar yaşamasıdır.

Aynı konu. Aynı cümleler. Aynı suçlamalar. Aynı savunmalar. Aynı küslük. Ve sonunda aynı barışma…

Fakat hiçbir şey gerçekten çözülmez.

Çünkü çift problemi çözmek yerine çatışma döngüsünün içinde birbirleriyle mücadele etmeye başlar.

Bir süre sonra mesele “Kim haklı?” sorusuna dönüşür.

Oysa ilişkilerde bazen haklı olmak, ilişkiyi onarmaya yetmez.

Çünkü bir ilişkinin asıl sorusu:

“Kim haklı?” değil, “İkimiz de burada neyi kaybetmekten korkuyoruz?” olabilir.

Belki de eşiniz düşmanınız değil.

Bazen karşınızdaki insanın sertliği, ilgisizliği ya da geri çekilmesi size karşı sevgisizliğinden değil; kendi duygusunu nasıl yöneteceğini bilememesinden kaynaklanabilir.

Bu elbette kırıcı davranışları haklı çıkarmaz.

Hakaret, aşağılama, tehdit, manipülasyon veya şiddet “iletişim problemi” adı altında normalleştirilemez.

Fakat karşılıklı sevginin olduğu ilişkilerde, çiftin birbirine karşı değil ilişkinin içinde oluşan döngüye karşı mücadele etmeyi öğrenmesi çoğu zaman önemli bir başlangıçtır.

Çünkü bazen problem;

“Sen çok ilgisizsin.” ya da “Sen çok talepkârsın.” değildir.

Problem şudur:

Sen uzaklaştıkça ben daha çok yaklaşıyorum. Ben yaklaştıkça sen daha çok uzaklaşıyorsun. Sen uzaklaştıkça ben daha çok yalnız hissediyorum. Ben yalnız hissettikçe sana daha çok kızıyorum. Sen daha çok eleştirildiğini hissettikçe daha da kapanıyorsun.

Ve bu döngü devam ediyor.

Eğer ilişkinizde aynı tartışmayı tekrar tekrar yaşıyorsanız…

Bir dahaki tartışmada kendinize yalnızca “Ne hakkında kavga ediyoruz?” diye sormayın.

Şunu da sorun:

“Şu anda aslında neye ihtiyacım var?”

Güvenceye mi? Değer görmeye mi? Duyulmaya mı? Yakınlığa mı? Saygıya mı? Yalnız bırakılmamaya mı? Yoksa biraz alan bulmaya mı?

Çünkü bazen ilişkiyi değiştiren şey daha güzel cümleler kurmak değil, kavganın altında saklanan duyguyu fark etmektir.

Ve belki de sevdiğiniz insanla aynı tarafta olduğunuzu yeniden hatırlamanız gerekir.

Çünkü bazı çiftler birbirini sevmeyi bırakmadığı hâlde, birbirleriyle mücadele etmeyi bırakmayı unutuyor.

Oysa sağlıklı bir ilişkide amaç birbirini yenmek değil, birbirini kaybetmeden anlaşabilmektir.

Eğer siz de “Birbirimizi seviyoruz ama aynı şeyler yüzünden tekrar tekrar çatışıyoruz.” diyorsanız, belki de ilişkinizde çözülmesi gereken şey sevginizin miktarı değil; birbirinize ulaşmaya çalışırken içine girdiğiniz döngüdür.

Bazen ilişkiyi değiştiren şey, kimin haklı olduğunu bulmak değil, ikinizin de aslında neyi korumaya çalıştığını fark etmektir.

Klinik Psikolog Büşra Kırca 

Çocuk, Ergen, Yetişkin ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  05316623087

 

Bu Dünyadan Bir Erol Gürçay Geçti

Bu Dünyadan Bir Erol Gürçay Geçti

Gazeteci ve yazar Erol Gürçay abiyi ebediyete uğurladık. Vefatı bende derin bir üzüntüye sebep oldu.

Hani bazı insanlar vardır hayatınıza dokunur, sizde derin izler bırakır, kişiliğiyle hayranlık uyandırır. İşte Erol Gürçay benim için tam da böyle bir insandı.

Hayatta tanıdığım en içten, en samimi insanlardan biriydi.

Çocukluğumun geçtiği, Gemlik’in en müstesna muhitlerinden biri olan ve Askerlik Şubesi’nde son bulan Lise Caddesi’nin (Kulaktaşı) neşesi, Tayyar abimizin abisiydi Erol Abi.

Tayyar abi özel gereksinimli bir bireydi. İlerlemiş yaşına rağmen çocuk saflığını, masumiyetini ve neşesini hiç kaybetmemişti. Kimseye en küçük bir zararı dokunmayan, adeta melek tabiatlı bir insandı. Mahallenin çocukları olarak onu hiçbir zaman kendimizden farklı görmedik. Hatta çocuk aklımızla onu kendimize daha yakın hisseder, oynadığımız oyunların değişmez kadro elemanlarından biri olarak kabul ederdik.

Tayyar abiyi en son gazeteci arkadaşımız Hurşit Topal’ın oğlunun düğün merasiminde görmüş, ayaküstü de olsa sohbet etme imkânı bulmuştum.

Erol abi ise ömrünü kardeşine adamış gerçek bir vefa insanıydı. Sağlığı elverdiği müddetçe Tayyar abinin hamiliğini üstlendi; gölgesini bir an olsun üzerinden eksik etmedi. Onu büyük bir sevgi, sabır ve fedakârlıkla korudu, kolladı ve hayatı boyunca sahip çıktı. Bu yönüyle hepimizin takdirini kazanan, yüce gönüllü bir insandı.

Erol abinin, tecrübe heybesinin doluluğu, onu dingin karakterli, iyi bir dinleyici, güçlü bir gözlemci ve isabetli analizler yapabilen bir insan hâline getirmişti. Muhatabını dikkatle dinler, onu anlamaya çalışır ve sohbetin sonunda mutlaka karşısındakine yeni bir pencere açacak bir şeyler aktarırdı.

Allah vergisi mülayim mizacı sayesinde son derece etkili bir iletişimciydi. Sivri çıkışları, keskin köşeleri yoktu. İnsanları kırmadan fikirlerini anlatabilen ender şahsiyetlerdendi.

Meslek hayatı da aynı ölçüde doluydu. Türkiye Gübre Sanayii’nde fabrika müdürlüğünden daire başkanlığına kadar uzanan 25 yıllık görevinin yanı sıra, kamu iktisadi teşekküllerinde otuz yılı aşkın süre boyunca yurt içinde ve yurt dışında birçok önemli projede görev aldı. Birikimi, yaşadıkları ve tecrübeleri gerçekten etkileyiciydi.

Kamu hayatındaki hatıralarını kendi ağzından dinlemek büyük bir keyifti. Türkiye Gübre Sanayii’ne ait bir gübre gemisinin batışı, Kıbrıs Barış Harekatı sonrası maceralı bir hammadde sevkiyatı, görev başında ölen bir genel müdürün ardından yaşananlar, yurtdışı görev anıları…

Hepsi çok kıymetli hatıralardı…

Yüzyüze yaptığımız sohbetlerdeki sadelik ve berraklık, köşe yazılarında da kendini gösterirdi. Anlaşılır, kısa ama etkili cümlelerle yazardı Erol abi. Gereksiz ayrıntılara boğmadan, düşüncesini en kısa yoldan okuyucuya ulaştırmasını çok iyi bilirdi. Yazılarındaki tespitler nokta atışı olurdu.

Bursa Erkek Lisesi’nde eğitim gördükten sonra Ankara Başkent İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ekonomi ve Maliye Bölümü’nü bitirerek kamu görevine başlamıştı. İyi yetişmiş, donanımlı bir bürokrattı.

Akademide, daha sonra Türk siyasetinin önemli isimleri arasında yer alacak Devlet Bahçeli, Onur Kumbaracıbaşı ve Aydın Güven Gürkan gibi isimlerle aynı ortamı paylaşmış, onların asistanlık yaptığı yıllarda eğitim almıştı. Bu yönüyle de ilginç hatıralara sahipti.

Meslek hayatındaki başarısı kadar sporculuk geçmişi de dikkat çekiciydi.

Futbol Erol abinin vazgeçilmez tutkularındandı.

Bursa Erkek Lisesi futbol takımında başlayan serüveni, henüz Bursaspor kurulmadan önce Merinosspor’da devam etmişti. Askerlik döneminde Sivas Kara Gücü Askerî Futbol Takımı’nın formasını giymiş, hatta Şam’da Suriye Askerî Takımı’na karşı oynanan müsabakada sahaya çıkmıştı. Bir dönem Kütahyaspor kadrosunda da yer almıştı.

Koalisyonlar döneminde kamuda görev yapmanın kazandırdığı tecrübeyle siyaset kurumunu çok iyi okuyan, dünyanın farklı coğrafyalarında görev yapmış olmanın verdiği birikimle olaylara küresel ölçekte bakabilen gerçek bir entelektüeldi.

Erol abi Gemlik’te Gündem, Körfez ve Çağrı gazeteleri ile Gündem Aktüel Dergisi’nde köşe yazarlığı yaptı. Sevgili Cemal Kırgız ile Körfez FM’de radyo programı icra etti.

Kendisiyle uzun yıllar Gemlik Gündem Gazetesi’nde birlikte çalışma imkânı bulduk. Deneme, analiz ve hatıralarından oluşan köşe yazılarını, daha matbaada baskıya girmeden önce ilk okuyanlardan biri çoğu zaman ben olurdum. Her yazısını büyük bir ilgi ve hayranlıkla tamamlardım.

Erol abi daktilo ya da bilgisayar kullanmazdı. Yazılarını çizgili dosya kâğıtlarına özenle kaleme alır, sayfa yetmediğinde ise altına yeni bir kâğıdı büyük bir titizlikle yapıştırarak yazısını uzatırdı. Adeta bir cerrah hassasiyetiyle çalışır, bu zahmete girmekten hiç üşenmezdi. Bu yönü bana hep ilginç ve hayranlık verici gelmiştir.

Her kandilde ve her bayramda mutlaka kendisini arar, hâlini hatırını sorar, duasını alırdım. Köşe yazılarını takip edip etmediğimi merak eder, yazıları hakkındaki düşüncelerimi sorardı. Her kalem erbabı gibi, yazısının okuyucuda nasıl bir iz bıraktığını bilmek isterdi. Beni de yazılarını özümseyerek okuyan okurlarından biri olarak gördüğü için sohbetlerimiz ayrı bir anlam taşırdı. Bu yüzden onu aramadan önce tedbirli davranır, mutlaka son yazısını okur, öyle telefon ederdim.

Rahmetli babamı da yakından tanır, meslek hayatına büyük değer verirdi. Sürekli babamın hatıralarını yazıya dökmemi tavsiye ederdi. Babamın hastalığı döneminde her konuşmamızda onun sağlık durumunu sorar, ben de kendisinin sağlık durumunu merak ettiğimde adeta geçiştirerek, “Ufak tefek sıkıntılarım var ama atlatacağız inşallah.” derdi.

Erol abinin tasavvufî yönü de güçlüydü. İslam düşünürlerinin görüşlerine önem verir, özellikle Mevlânâ’nın hikmet dolu sözlerini köşe yazılarında sıkça kullanırdı. Konyalı olmam vesilesiyle, yazılarının sonunda yer verdiği Mevlânâ sözleri üzerine uzun uzun sohbet eder, yazıyla olan bağını birlikte değerlendirirdik.

Sohbetlerimizde frekansımız tuttuğu için mutlu olur ve sohbetten zevk alırdı.

Erol Gürçay’ın üç kitabı yayımlandı. İlki 2009 yılında okuyucuyla buluşan “Yaşamdan Yansımalar”, ikincisi 2011 yılında yayımlanan “Bürokratın Not Defterinden”, üçüncüsü ise 2017 yılında Gündem Aktüel Dergisi’nde kaleme aldığı yazılardan derlenen dergi formatındaki “Emekli Bir Bürokratın Not Defterinden” adlı eseriydi.

İlk iki kitabının kapak tasarımlarını, son kitabının ise tüm görsel tasarımını hazırlama bahtiyarlığına eriştim. Özellikle son kitabı yayımlandığında büyük mutluluk yaşamıştı. Görsel açıdan daha güçlü bulduğu bu eser için bana teşekkür eden anlamlı bir mesaj da kaleme almıştı.

Bu dünyadan bir Erol Gürçay geçti…

İş dünyasını, ekonomiyi, siyaseti, sporu ve hayatın her alanını dikkatle gözlemleyen usta bir kalem; mütevazı, zarif ve naif bir insanı, adeta aile büyüğümüz saydığımız kıymetli bir dostu kaybettik.

Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Başta kıymetli ailesi olmak üzere tüm sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum.

Sizlere tavsiyem, geriye dönüp Erol Gürçay’ın köşe yazılarını okumanız ve yılların birikiminden istifade etmenizdir.

Yazarlar ölür, eserleri ve fikirleri yaşamaya devam eder.

Kalın sağlıcakla…

Çocuğunuz Ekranı Bırakamıyor mu, Yoksa Beyni Henüz Hazır Değil mi?

Çocuğunuz Ekranı Bırakamıyor mu, Yoksa Beyni Henüz Hazır Değil mi?

Yeni girdiğiniz bir yerde ilk sorduğunuz soru ne oluyor?

Son yıllarda dikkatimi çeken küçük ama düşündürücü bir değişim var. Gittiğimiz birçok kafe, restoran ve bekleme salonunda Wi-Fi şifresi artık insanların rahatlıkla görebileceği yerlere yazılıyor. Çünkü işletmeler de biliyor ki içeri giren pek çok kişinin ilk ihtiyacı internete bağlanmak.

Benzer bir durumu kendi ofisimde de sıkça yaşıyorum. Görüşme öncesinde yalnızca birkaç dakika dinlenecek olan danışanlarım ya da ebeveynler, daha oturur oturmaz “Wi-Fi şifreniz nedir?” diye soruyor. Bu soru, aslında yalnızca internete bağlanma isteğini anlatmıyor. İçinde yaşadığımız çağın zihnimizi nasıl şekillendirdiğine dair önemli bir ipucu veriyor.

Ekranlar artık yalnızca bir araç değil; canımız sıkıldığında, beklerken, yorulduğumuzda ya da duygusal olarak zorlandığımızda sığındığımız ilk yer hâline geldi. Yetişkinler olarak bile elimiz telefona bu kadar kolay gidiyorsa, çocuklardan kendi kendilerine “Artık yeter.” diyebilmelerini beklemek ne kadar gerçekçi?

Çünkü çocuk beyni, yetişkin beyni gibi çalışmaz.

Dürtü kontrolü, plan yapma, dikkatini yönetme, sabredebilme ve bir davranışı durdurabilme becerilerinden sorumlu olan ön beyin (prefrontal korteks) doğumda olgun değildir. Ön beyin gelişimi çocukluk ve ergenlik boyunca devam eder; olgunlaşması ise ancak 20’li yaşların ortalarına doğru tamamlanır. Başka bir ifadeyle, küçük bir çocuğun ekranı kendi iradesiyle bırakmasını beklemek; henüz fren sistemi tamamlanmamış bir otomobilden güvenle durmasını beklemeye benzer.

Üstelik dijital platformlar tam da bu gelişmekte olan beyni hedef alacak şekilde tasarlanır. Sonsuz kaydırma özelliği, peş peşe gelen videolar, renkler, sesler ve anlık ödüller beynin ödül sistemini sürekli uyarır. Çocuk “bir video daha” derken aslında çoğu zaman sadece isteklerine yenik düşmüyor; henüz yeterince gelişmemiş olan dürtü kontrol sistemiyle mücadele ediyor.

İşte bu nedenle ekran konusunda sınır koymak, çocuğun özgürlüğünü elinden almak değildir. Tam tersine, onun henüz gelişimini tamamlamamış ön beynine dışarıdan destek olmaktır. Ebeveyn, çocuğun kullanamadığı fren sistemini bir süreliğine onun adına devreye sokar. Çocuk ise yıllar içinde bu dış denetimi iç denetime dönüştürmeyi öğrenir.

Belki de çocuklarımızın en çok ihtiyacı olan şey, daha gelişmiş bir tablet ya da daha hızlı bir internet bağlantısı değil; gelişmekte olan beyinlerine eşlik edecek sakin, tutarlı ve güven veren yetişkinlerdir.

Unutmayın; çocuklarda ekran bağımlılığı ve ekran süresiyle mücadele etmek yalnızca tableti elinden almak değildir. Çocuğun oyun ihtiyacını, hareket etmesini, merak duygusunu, aileyle kurduğu bağı ve duygularını düzenleyebilme becerisini de desteklemektir.

 

Klinik Psikolog Büşra Kırca 

Çocuk, Ergen, Yetişkin ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  05316623087

 

Kumar Bağımlısı Ne Zaman Pes Eder?

Kumar Bağımlısı Ne Zaman Pes Eder?

 

“Bu sefer son, bir daha asla oynamayacağım.” Bu cümle, bir kumar bağımlısı için çok tanıdık ve net bir ifade olsa da, etrafındaki insanlar için inandırıcılığını çoktan yitirmiştir.

 

Meseleyi yalnızca para, kazanma ihtimaline duyulan haz ve dopamin hormonu üzerinden değerlendirmek yanıltıcıdır. Bu indirgemeci bakış açısı, sorunu sadece biyolojik bir dengesizliğe hapseder. Oysa durum sanıldığının aksine çok daha karmaşıktır: Kişi çoğu zaman kaybetmesine rağmen oynamaya devam eder, çünkü mesele sadece kazanmak değildir. Tam tersi, kazandığında da devam eder; çünkü kazanç onu asıl aradığı şeyle tatmin etmez.

 

Kumar bağımlısı, aslında hiçbir zaman doldurulamayacak bir eksikliği tamamlamanın peşindedir. Bu nedenle hep “bir kez daha” der. Dışarıdan bakıldığında mantıksız gelse de, borç batağında, ailesini ve işini kaybetme pahasına, derin bir utanç ve acı içinde kıvranırken bile, o anlık ve “vazgeçilmez” hazdan aldığı sahte doyum için “bu son” döngüsü kırılmaz.

 

Bu amansız tekrarın altında yatan psikolojik işlev çoğu zaman kişinin kendisinden bile gizlidir. Bu döngü, bazen kendindeki derin bir noksanlığı sihirli bir şekilde tamamlama arzusu, bazen “bu kez şans bana gülecek” inancıyla kadere, otoriteye ya da hayata karşı kurulan bir ilişkinin temsilidir. Bazen kişinin dayanamadığı, yüzleşmekten kaçındığı ruhsal acının eyleme vurumu; bazen ise kırılgan benlik saygısını ayakta tutmak için geliştirdiği bir savunma düzeneğidir.

 

Her hikayenin sonu aynı yıkım olsa da, her insanın yaşam öyküsü ve kumar bağımlılığın beslendiği psikolojik sebepler farklıdır. Kumar oynayan kişi, oyun anında kendini güçlü, şanslı, özel ve kontrol sahibi hisseder. Kaybettiğinde ise tam tersi bir kutba savrularak kendini işe yaramaz, başarısız ve değersiz bulur. Kumar, benlik algısını sürekli olarak büyüklenmeci ve çökkün iki uç arasında taşır. “Ya bugün kesin kazanacağım” büyüsü ile “ben zaten mahvoldum” umutsuzluğu arasında sıkışarak bağımlılık döngüsünü besler.

 

Dahası, kumar bağımlığı yalnızca kazanma isteği ile ilgili değildir. Bazen bilinçdışı bir şekilde, kendisine, kaderine, hatta ona yeterince iyi gelmemiş ebeveynlerine duyduğu yoğun öfkeyi, sürekli kaybederek ve kendini cezalandırarak dışa vurur.

 

Velhasıl, bir kumar bağımlısı ancak “ben gerçekten neyin peşindeyim?” sorusuna samimi bir yanıt bulabildiğinde ve kumarın hayatındaki derin psikolojik işlevini anladığında pes eder. Çünkü kumar bağımlılığı tedavisinde asıl çözüm, oyunu bırakmakla değil, oyunun kişinin hayatında hangi boşluğun yerini tuttuğunu  keşfetmekle mümkün olur.

 

Klinik Psikolog Büşra Kırca 

Çocuk, Ergen, Yetişkin ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  05316623087

Mizah Her Şeyi Söyleme Hakkı Vermez 

Mizah Her Şeyi Söyleme Hakkı Vermez 

Mizah, olgun psikolojik savunma mekanizmaları arasında yer alır. Kişinin acı veren yaşantıları inkâr etmeden, onları dönüştürebilmesi; kaygı, öfke ya da hayal kırıklığıyla baş edebilmesi için güçlü bir psikolojik araçtır. Bazen bir tebessüm, ağır bir yükü taşınabilir hâle getirir. Bazen yerinde kullanılan bir espri, en sert gerçeğin bile konuşulmasına imkân sağlar. Gerçeği değiştirmeden; gerçeğin ağırlığını taşımayı kolaylaştırır.

Diyelim ki çok istediğiniz bir işin son mülakatında elendiniz. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. Bir arkadaşınız “Nasılsın?” diye sorduğunda, “O kadar profesyonel reddedildim ki artık bu konuda danışmanlık verebilirim.” diyorsunuz. Burada mizah, acıyı yok saymaz; aksine onu kabul edip katlanılabilir hâle getirir. Kişi kendini küçük düşürmeden, yaşadığı duyguyu düzenler. İşte olgun savunma mekanizması budur.

Ancak mizahın psikolojik olarak sağlıklı kabul edilmesi, her söylenenin “şaka” olduğu anlamına gelmez. Son günlerde kamuoyunda tartışılan bazı örneklerde de gördüğümüz gibi, bazen mizah adı altında insanların inançları, değerleri ve ortak hassasiyetleri hedef alınabiliyor. O noktada artık savunma mekanizmasından değil, incitici bir iletişim biçiminden söz ederiz.

Oysa aradaki fark oldukça nettir.

  • Güç Dengesi: Savunmacı mizahta eşit bir düzlem vardır; kişi kendiyle dalga geçer. Saldırgan mizahta ise yukarıdan bakan, alay eden bir pozisyon vardır.
  • Acının Sahibi: Olgun savunmada, acıyı yaşayan kişi mizahı kendi iyileşmesi için üretir. Değerleri, farklılıkları ve inançları küçümsemez.
  • Sorumluluk: Kendinizle dalga geçtiğinizde sonuçlarından sadece siz sorumlusunuz. Bir grubun hassasiyetiyle dalga geçtiğinizde, bu savunma mekanizması değil üstünlük kurma yoludur. “Ben sadece şaka yapıyorum, niye alınıyorsunuz?” demek, bu sorumluluğu üstlenmemek için kullanılan klişe bir kalkandır.

 

Özetle, yetişkin ve olgun bir savunma olan mizaçtaki amaç; kurban rolüne düşmeden, yaşananları anlamlandırmanızı sağlamak ve kendi duygunuzu yönetmektir.

 

Klinik Psikolog Büşra Kırca 

Çocuk, Ergen ve Aile Danışmanı | Nilüfer/Bursa

@klinikpsikologbusrakirca |  0531 662 3087