Köşe Yazıları

Çocuğunuz Öfke Krizleri ile Dikkat Çekmek mi İstiyor?

Çocuğunuz Öfke Krizleri ile Dikkat Çekmek mi İstiyor?

Klinik Psikolog Büşra Kırca Yazdı

Birçok anne-baba için çocuğunun öfke anlarına tanıklık etmek zorlayıcıdır. Bağırmalar, ağlamalar, kendini yere atmalar ya da saldırgan tepkiler karşısında ebeveynler çoğu zaman ne yapacağını bilemez ve kendini yetersiz hisseder. Bu noktada öfke davranışı sıklıkla “şımarıklık”, “söz dinlememe” ya da “sınır tanımama” olarak yorumlanır.

Oysa gelişimsel açıdan bakıldığında çocukluk dönemindeki öfke, çoğu zaman bir davranış problemi değil; henüz söze dökülemeyen duyguların ve karşılanmamış ihtiyaçların bedensel ve davranışsal ifadesidir.

Bu yazıda, çocukların öfke krizlerine yalnızca ne yaptıkları üzerinden değil, neden yaptıkları üzerinden bakmayı; ebeveyn–çocuk ilişkisini güçlendiren bir anlayış geliştirmeyi amaçlıyorum.

Öfkenin Görünmeyen Yüzü

Çocuklar, hissettikleri duygularla baş edebilmek için yetişkinlerin rehberliğine ihtiyaç duyar. Özellikle yoğun duygular söz konusu olduğunda, çocuğun sinir sistemi tek başına regülasyon sağlayamaz.

Bu nedenle öfke çoğu zaman, yüzeyde görünen bir davranıştan ibarettir. Altında ise sıklıkla;

  • anlaşılmama,
  • hayal kırıklığı,
  • çaresizlik,
  • yoğun kaygı

bulunur.

Henüz duygusal sözcük dağarcığı gelişmemiş bir çocuk için öfke, “Beni fark et”, “Bu benim için zor”, “Yardımına ihtiyacım var” demenin en hızlı yoludur. Bu yönüyle öfke, bir problemden çok bir mesaj taşır.

Neden Yanlış Yorumluyoruz?

“Bunu bilerek yapıyor.”
Çocukların beyin gelişimi, dürtü kontrolü ve duygusal düzenleme becerileri yetişkinlerle aynı düzeyde değildir. Bu nedenle birçok öfke davranışı bilinçli bir tercih değil, nörolojik ve duygusal kapasitenin sınırlarında verilen bir tepkidir.

“Dikkat çekmek istiyor.”
Evet, çocuk dikkat çekmek istiyor olabilir. Çünkü duygusal olarak görülmeye ve temas edilmeye ihtiyacı vardır. Bu, manipülasyon değil; bağlanma temelli bir ihtiyaçtır.

“Sert olmazsak düzelmez.”
Araştırmalar, cezaya dayalı yaklaşımların kısa vadede davranışı bastırsa da uzun vadede duygusal regülasyonu öğretmediğini göstermektedir. Bastırılan öfke çoğu zaman başka alanlardan kendini ifade eder.

Ebeveyn İçin Rehber Bir Bakış Açısı

Çocuğun öfkesine eşlik edebilmek için önce ebeveynin kendi duygusal duruşunu düzenlemesi gerekir. Sakin bir yetişkin, çocuğun sinir sistemi için dışsal bir düzenleyici işlev görür.

Duyguyu fark etmek ve isimlendirmek, çocuğun iç dünyasında olan biteni anlamlandırmasına yardımcı olur. “Kızgın olduğunu görüyorum” gibi cümleler, davranışı onaylamadan duyguyu kabul etmeyi sağlar.

Sınır ve kabulün birlikte sunulması, çocuğa hem güvenli bir çerçeve hem de ilişkisel temas verir. “Vuramazsın ama kızgın olman anlaşılır” mesajı, çocuğun hem korunmasına hem de duygusunun geçerli hissetmesine hizmet eder.

Ayrıca birçok öfke krizinin; açlık, yorgunluk, aşırı uyaran, geçiş anları gibi düzenlenebilir faktörlerle ilişkili olduğu unutulmamalıdır. Önleyici farkındalık, krizlerin sıklığını belirgin şekilde azaltabilir.

Krizden Sonra İlişkiyi Onarmak

Öfke anı geçtikten sonra yapılan kısa ve yargısız konuşmalar, çocuğun duygularını kelimelere dökme becerisini geliştirir. Bu süreçte amaç sorgulamak değil; anlamaya alan açmaktır.

Bu tür temaslar tekrarlandıkça çocuk şunu öğrenir: “Duygularım tehlikeli değil. Anlatabilirim. Bir yetişkin bana eşlik edebilir.”

Çocuğunuzun öfke krizlerine yalnızca kontrol edilmesi gereken davranışlar olarak değil, ilişki içinde anlaşılmayı bekleyen duygusal çağrılar olarak bakmak, ebeveynlikte önemli bir dönüşüm sağlar.

Öfke bastırıldığında değil; duygu anlaşıldığında yatışır. Çocuğun gelişimini asıl destekleyen şey kusursuz tepkiler değil, duygusal olarak ulaşılabilir, güven veren bir yetişkin olmaktır.

Çocuğunuzun öfke krizleri hakkında merak ettiğiniz, aklınıza takılan sorular olursa, bilgi almak için iletişime geçebilirsiniz.

📍 Uzm. Kl. Psk. Büşra Kırca
Çocuk, Ergen, Aile ve Ç
İft Danışmanı | Bursa
🌐 www.psikolojimerkezibursa.com | 📞 0531 662 3087

 

Takıntılardan Kurtulmak Mümkün Mü? OKB’yi Anlamak

Takıntılardan Kurtulmak Mümkün Mü? OKB’yi Anlamak

Klinik Psikolog Büşra Kırca

Kapıyı kilitlediğinizi bildiğiniz hâlde geri dönüp kontrol ettiğiniz oldu mu?
Elinizi yıkadığınız hâlde içinizdeki “Yetmedi” sesini durduramıyor musunuz?
Ya da aklınıza istemediğiniz bir düşünce saplanıp bütün gününüzü etki altına aldı mı?

İşte bu döngünün adı Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB):
Zihniniz, sizi korumak isterken kontrolü fazla ele alır.

Takıntı sadece temizlik ile ilgili değildir.

OKB, birçok biçimde ortaya çıkar:

  • Tekrar kontrol etme
  • İstenmeyen düşüncelerin yapışması
  • Kusursuzluk isteği
  • Sürekli güvence arama
  • Kötü bir şey olacak hissi

Asıl mesele sabun veya düzen değil; beynin oluşturduğu görünmez döngülerdir.

Beyinde ne oluyor

OKB’de zihniniz “ihtimal” ile “gerçek” arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.
İç ses sürekli “Ya olursa?” der.
Bu sorunun tek amacı vardır:
Kaygıyı canlı tutmak.

Düşüncenizin gerçek olmadığını bilirsiniz ama bedeniniz tehdit var sanır.
Ve döngü böylece sürer.

OKB zayıflık değildir

Bu yapıya sahip kişiler çoğu zaman:

  • Sorumluluk sahibi
  • Vicdanı yüksek
  • Hata yapmaktan çekinen
  • Başkalarına zarar vermekten korkan kişilerdir.
    Yani mesele “mantıksızlık” değil; aşırı çalışan bir kontrol sistemi.

Döngünün görünmeyen acısı

Düşünce gelir → kaygı yükselir → davranış yapılır → geçici rahatlama olur.
Sonra her şey yeniden başlar.
Bu tekrarlar kişinin enerjisini tüketir.

Çözüm mümkün

Unutmayın

  • Düşünceler gerçeğin kendisi değildir. “düşünce = gerçek” yanılgısı na düşmeyin. Çünkü
    “Düşünceleriniz sizi tanımlamaz. Onlara karşı savaşmak yerine onlarla ilişki kurmayı öğrenebilirsiniz.”

Düşünceler geldiğinde onları bastırmaya çalışmak yerine gözlemleyin, adlandırın ve geçmelerine izin verin

 

  • Kaygıyı fark et ve bedeni sakinleştir. Kaygı, OKB’de döngüyü besler. Bu sebeple
    “Sinir sisteminizi yatıştıracak küçük pratikler oluşturun. Nefes, farkındalık, vücut farkındalığıyla kaygıyı düzenleyebilirsiniz.”

Günde kısa sürelerle nefes egzersizleri, bedensel farkındalık çalışmaları yapmak döngüyü kırmaya yardımcı olur.

 

  • Maruz kal ve tepki vermemeyi uygula.  “Kaçmak yerine düşünceyle güvenli şekilde yüzleşin.”

Kapıyı birkaç kez kontrol ettikten sonra geri dönmemek, istemeyen düşüncelere karşı davranış yapmamak, maruz bırakma ve tepki önleme pratiğidir.

 

  • Kendine şefkat göster. OKB’nin görünmez yükü çoğu zaman kendini suçlama ve yetersizlik hissidir.

“Düşüncelerin gelmesi, senin kötü biri olduğun anlamına gelmez. Kendine karşı nazik ol ve süreci kabul et.”

 

  • Gerekirse profesyonel destek al.

📍 Uzm. Kl. Psk. Büşra Kırca
Çocuk, Ergen, Yeti
şkin ve Aile Danışmanı| Bursa
🌐 www.psikolojimerkezibursa.com | 📞 0531 662 3087

Aralık Ayı ve Mevlana Törenleri – Birlik ve Hoşgörünün Işığı

Aralık Ayı ve Mevlana Törenleri – Birlik ve Hoşgörünün Işığı

Her yıl Aralık ayında Mevlânâ’yı anıyoruz.

Yaklaşık 750 yıldan beri ünlü düşünürün felsefesinin hâlâ geçerli olduğunu görüyoruz.

Mevlânâ’nın felsefesi, sevgi, hoşgörü ve şeffaflık üzerine kuruludur.

Dışlamak ve ötekileştirmek onun anlayışında yoktur.

İslam dinini yaşamak yalnızca namaz kılmakla olmaz; büyük camiler yapmak da tek başına yeterli değildir.

Mevlânâ’nın öğretileri değişimden yana bir tavır taşır.

İkiyüzlülüğü sevmez.

Ne dini yobazlardan, ne de eğitimli yobazlardan hoşlanır.

Hakka ve hukuka uymak, kul hakkından sakınmak gerekir.

Emanete hıyanet etmemek ve dürüstlükten şaşmamak esastır.

Nitekim bugün ülkemizde dürüstlüğün tavan yaptığı söylenemez; liyakat ise atamalarda çoğu zaman göz ardı edilmektedir.

Oysa liyakat şarttır.

Hutbelerde de bu konulara yer verilmelidir.

Mevlânâ’nın sözleri, değişimden yana olan devrimi niteliğindedir.

Dinde korku yerine sevgi ve saygı vitrine çıkarılmalıdır. Mevlânâ bunu başarmıştır.

Aralık ayı içinde Konya’da Mevlânâ törenleri düzenleyeceğiz.

Dünyanın birçok ülkesinden gelen insanları Mevlânâ’nın “benimseyen, insanları misafir eden” felsefesiyle karşılayacağız.

Yeni neslin dine karşı mesafeli oluşu, bu dönemde Mevlânâ’nın tekrar tanıtılmasını zorunlu kılıyor.

Bu gençlere mutsuz nesil olmalarını sadece kanunlarla ve sosyal tedbirlerle engelleyemeyiz.

Onlara birbirini öteki gibi görmeyen, yeni ve birbirine önyargıyla yaklaşamayan insanların oluşturduğu bir felsefeyi aşılamalıyız.

Mevlânâ’nın anlayışı tam da budur.

Günün Sözü:
“Gönlünü yıkayıp arındır; bakarsın abdest seni fayda bekleme.”

Sessiz Boşanma Sendromu: Aynı Evde Yabancılaşma:

Sessiz Boşanma Sendromu: Aynı Evde Yabancılaşma:

Büşra Kırca | Klinik Psikolog

Klinik pratiğimde en sık duyduğum cümlelerden biri, “Artık aynı evde iki yabancı gibiyiz.” oluyor. Ne yüksek sesli kavgalar… Ne dramatik ayrılık tehditleri… Ne de büyük krizler… Ama ilişki, içten içe sessiz bir çürümeyle zemin kaybediyor. Eşler birbirinin gözünün içine bakmadan konuşuyor, yemek masasında bardakların sesi kelimelerin yerini alıyor ve gün sonunda aynı yatağı paylaşsalar da aynı hayatı paylaşmıyorlar. İşte tam bu noktada, modern çift terapilerinin “sessiz boşanma sendromu” olarak tanımladığı görünmez bir kopuş başlıyor.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, çiftlerin resmi olarak ayrılmadan çok önce duygusal olarak uzaklaştığını gösteriyor. Bu süreçte partnerler duygusal ihtiyaçlarını erteleyerek ilişkiyi “idare etme” noktasına taşıyor. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünse de içeride temassızlık, küskünlük, değersizlik ve yalnızlık giderek büyüyor. İlişki biliminde önemli bir isim olan John Gottman, bu dönemde en büyük tehlikenin kavga değil, sessizlik olduğunu vurguluyor. Çünkü sessizlik, temasın tamamen koptuğu yerde filizleniyor.

Peki bu kopuş nasıl fark edilir?

Eşlerden biri artık sorunları konuşmaktan kaçıyor, duygusal paylaşımlar yüzeysel kalıyor, fiziksel yakınlık azalıyor ve ilişkiyi besleyen küçük temaslar—gülümsemeler, minik jestler, teşekkürler—yerini mekanik bir işleyişe bırakıyor. Bazen bu kopuş ebeveynliğin yoğunluğuyla, bazen ekonomik yüklerle hızlanıyor; bazen de yıllarca fark edilmeyen duygusal ihmal, bir gün “Artık aynı hissetmiyorum” cümlesiyle açığa çıkıyor.

Terapi odasında en zor anlardan biri, bu kopuşun artık bir davranış değil, duygunun yokluğu hâline geldiğini fark etmek oluyor. Ancak umut var. İlişki biliminde etkisi kanıtlanmış onarım modelleri, özellikle çatışma sonrası düzenleyici çalışmalar ve eşlerin birbirini yeniden tanımaya yönelik bağlantı ritüelleri, ilişkinin canlılığını geri getirebiliyor. Duygusal ihtiyaçların açıkça ifade edilmesi, düzenli yakınlık anlarının oluşturulması ve tartışmaların yapıcı şekilde ele alınması, çoğu çiftte yeniden bağ kurmayı mümkün kılıyor.

Bugün birçok çift ayrılmak istemiyor; sadece yeniden görülmek, duyulmak ve hissedilmek istiyor. Sessiz boşanma, üzerine konuşulduğu anda sessizliğini kaybeder. Konuşmak ise çoğu zaman iyileşmenin ilk kapısıdır.

📍 Klinik Psikolog Büşra Kırca
Çocuk, Ergen ve Aile Danı
şmanı | Bursa

http://www.psikolojimerkezibursa.com | 📞 0531 662 3087

Sanal Arkadaşlık Tehlikesi

Sanal Arkadaşlık Tehlikesi

Ergenlik dönemi, çocuğunuzun kimliğini keşfettiği, aidiyet ihtiyacının zirveye çıktığı ve akran ilişkilerinin hayatında çok değerli olduğu bir süreç. Ama artık bu ilişkilerin büyük kısmı sosyal medya, oyun platformları ve çevrimiçi mesajlaşma grupları üzerinden kuruluyor.

Dijital sosyalleşme, ergenlere inanılmaz bir iletişim ağı sunuyor; ama tabii ki bazı riskleri de beraberinde getiriyor.

Sanal Arkadaşlıklar Neden Bu Kadar Çekici?

Ergenler için çevrimiçi arkadaşlıklar çekici çünkü anında mutluluk ve onay hissi veriyor. Bunu beynimizdeki ödül sistemi sayesinde yapıyor; yani her “beğeni”, “yeni mesaj” veya “oyunda kazanılan puan”, beynin haz merkezini uyarıyor ve kendilerini iyi hissetmelerini sağlıyor.

Basitçe anlatmak gerekirse:

  • Mesaj almak → mutlu hissi (dopamin)
  • Bildirim sesi → heyecan ve dikkat artışı
  • Oyun kazanmak veya biriyle tanışmak → keyifli hissetme
  • Onay almak → tekrar tekrar çevrimiçi olma isteği

Bu hızlı haz döngüsü, gerçek hayatta arkadaşlık kurarken uğraşılması gereken sabır, anlaşmazlık çözme veya sınır koyma gibi adımları “yorucu” veya “gereksiz” gibi gösteriyor.

Yani sanal ortam ergenlere kolayca bağlanma ve hızlı mutluluk sunuyor; ama bunun bedeli, gerçek dünyadaki ilişkilerde gereken sosyal becerilerin gelişememesi oluyor.

Sanal Arkadaşlıkların Ergenler İçin Riskleri

  1. Dijital Zorbalık: Çocuklar kimliklerini gizleyerek saldırganlıkla karşılaşabilir.
  2. Manipülasyon: Bazı yetişkinler veya büyük yaştaki gençler, “abi/abla” gibi davranarak duygusal alanı işgal edebilir.
  3. Gerçeklik Algısının Bozulması: Filtrelenmiş profiller, “ideal arkadaşlık” yanılsaması yaratır.
  4. Dopamin Bağımlılığı: Sürekli çevrimiçi olma isteği oluşur.
  5. Duygusal Yalnızlık: Görünürde çok bağlantı ama içeride yalnızlık.

Sanal ortam, bağ hissi verir ama bağın derinliğini sunmaz. Gerçek ilişkilerin işlenme, çatışmayı çözme ve bağ kurma süreçleri, yüz yüze deneyimle güçlenir. Dijitalde bu süreçler çoğu zaman eksik kalır.

Ebeveynler İçin Kısa ve Etkili Öneriler

  1. Yüz yüze sosyal fırsatlar yaratın.
    Spor, kulüp, sanat etkinlikleri veya arkadaş buluşmaları ile çocuğunuzun gerçek bağlar kurmasını destekleyin.
  2. Özgüveni ve ilgi alanlarını güçlendirin.
    Kendini iyi hissettiğinde, manipülatif ilişkilere yönelme ihtimali azalır.
  3. Dijital ilişkilerde sınır koymayı öğretin.
    Kişisel bilgi paylaşımı, yabancılarla sohbet, manipülasyon ve mahremiyet konularında net kurallar belirleyin.
  4. Sosyal ihtiyacın kişiye özgü olduğunu unutmayın.
    Bazı çocuklar birkaç derin arkadaşla mutlu olur; çok sayıda arkadaşa gerek yok.
  5. Sağlıklı ilişkiyi modelleyin.
    Kendi ilişkilerinizde güven, saygı, sınır ve sorumluluk gösterirseniz, çocuk bunları içselleştirir.

 

Çocukluk Depresyonunun Görünmeyen Yüzü

Çocukluk Depresyonunun Görünmeyen Yüzü

Depresyon denildiğinde çoğumuzun aklına içine kapanan, sessizleşen ve duygularını sözcüklerle ifade eden yetişkinler gelir. Oysa depresyon yalnızca yetişkinlere özgü bir ruhsal durum değildir; çocuklarda da görülür, ancak onların dünyasında çok daha farklı biçimlerde kendini gösterir

Çocukluk depresyonu çoğu zaman sözcüklerle değil, davranışlarla, oyunlarla ve bedensel belirtilerle konuşur. Bu nedenle, çocuğun yaşadığı duygusal çöküntü genellikle “huysuzluk”, “inatçılık” ya da “dikkat dağınıklığı” gibi yüzeysel etiketlerle açıklanır.

Klinik gözlemler, bu yanlış anlamaların depresyonun erken fark edilmesini geciktirdiğini ve tedavi sürecini zora soktuğunu göstermektedir. Oysa erken fark edilmeyen bir depresyon, yalnızca mevcut belirtilerin ağırlaşmasına değil, ilerleyen yıllarda kalıcı kaygı bozuklukları, düşük benlik saygısı ve ilişkisel kırılganlıklar gibi daha derin ruhsal sorunlara da zemin hazırlar.

Özellikle 7–12 yaş aralığındaki çocuklarda depresyon; öfke patlamaları, ağlama krizleri, okul başarısında düşüş, uyku ve iştah değişiklikleri ile bedensel yakınmalar (karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı) şeklinde kendini gösterebilir.

Yetişkin Depresyonundan Farkı

Yetişkinler depresyonu çoğu zaman “kendimi kötü hissediyorum” ya da “hiçbir şey yapmak istemiyorum” şeklinde dile getirirken, çocuklar bu duyguları davranışsal ve oyun temelli yollarla dışa vururlar.

Bir yetişkinin ifadesiyle kolayca tanınabilecek depresyon, çocukta davranış sorunları ya da disiplinsizlik olarak yorumlanabilir. Bu nedenle çocuk depresyonu, çoğu kez yanlış etiketlerle gizlenir.

Yetişkin depresyonunda görülen yoğun suçluluk ve değersizlik düşünceleri, çocuklarda genellikle “kimse beni sevmiyor” ya da “ben kötüyüm” biçiminde somut ifadelerle karşımıza çıkar. Ayrıca çocuk depresyonunda oyunlar, resimler ve hikâyelerde ölüm, kaybolma, yalnızlık ve terk edilme temaları sıkça gözlemlenir. Bu göstergeler, çocuğun içsel dünyasında yaşadığı kaygı ve çaresizliğin sembolik yansımalarıdır.

Fark Etmek, En Güçlü Müdahaledir

Çocukluk depresyonunun tedavisinde ilk adım, çocuğun duygusal deneyiminin anlaşılmasıdır. Oyun terapisi, bilişsel davranışçı terapi ve aile temelli terapötik çalışmalar çocuğun bastırdığı korkularını ve özlemlerini güvenli bir alanda ifade etmesine, düşünce–duygu–davranış bağlantısını fark etmesine ve ebeveyn–çocuk ilişkisinin onarılmasına olanak sağlar.

Erken dönemde başlatılan bu tür terapötik destekler, yalnızca belirtileri azaltmakla kalmaz; çocuğun benlik algısını güçlendirir, duygusal dayanıklılığını artırır ve yaşam boyu sürecek sağlıklı ilişkilerin temelini oluşturur.

📍 Klinik Psikolog Büşra Kırca
Çocuk, Ergen ve Aile Danı
şmanı | Bursa

http://www.psikolojimerkezibursa.com | 📞 0531 662 3087

ÇOCUK AİLENİN AYNASIDIR

ÇOCUK AİLENİN AYNASIDIR

Uzm. Kl. Psk. Büşra Kırca | Klinik Psikolog

Geçtiğimiz haftalarda bir aileyi ziyarete gittiğimde, psikoterapi odasında sıkça gözlemlediğim bir durumu bu kez ev ortamında yaşadım.

Ailenin küçük, enerjik bir köpeği vardı. Evin içine neşe katıyor, herkesin yüzünü güldürüyordu. O an fark etmemiştim ama o küçük dost, birazdan evdeki duygusal değişimin sessiz tanığı olacaktı.

Sohbet ilerledikçe herkesin beden duruşu değişmeye başladı; ses tonları inceldi, nefesler sıklaştı. Henüz kimse bir şey söylemedi ama havadaki gerilim arttı.

Bu değişimi benimle birlikte fark eden köpek yerinde huzursuzlanmaya başladı. Sahibinin yanına gidip elini, sonra yanağını yaladı.

Sanki “her şey yoluna girecek” der gibiydi. Henüz kelimeler dökülmemişti ama o, duygusal atmosferi çoktan “okumuştu.”

“Konuşmuyoruz Ki, Nereden Anlasın?” Yanılgısı

Köpeğin o duyarlılığı, bana çocukları hatırlattı. Ebeveynler sıkça “Biz konuşmuyoruz ki, çocuk nereden anlasın?” der.

Oysa çocuklar tıpkı o küçük dost gibi sadece kelimeleri değil, sesin titreşimini, bakışın kaçışını, sessizliğin ağırlığını da okurlar.

Bir evde ses tonları değiştiğinde, yüz ifadeleri sertleştiğinde ya da sessizlik uzadığında çocuk bunu hemen hisseder.

Ama ifade edemez. Bunun yerine bedenle konuşur:

Bir çocuk içine kapanır, diğeri öfkelenir, bir diğeri geceleri uyuyamaz.

Çünkü çocuk, evdeki duygusal iklimin en hassas barometresidir.

Duygusal Dayanıklılığın En Güçlü Hali: Ebeveynin Denge Kapasitesi

Bir çocuğu koruyan şey, ebeveynin hiçbir şey olmamış gibi davranması değil; duygularını fark edip düzenleyebilmesidir.

Çünkü çocuk, ebeveynin duygusal dengesinde kendini güvende hisseder.

  • Her şeyi saklamak çocuğu korumaz; anlamlandıramadığı boşlukta kaybolur.
  • Aşırı bilgi vermek de korumaz; duygusal yük onun kapasitesini aşar.
  • En güçlü koruma, ebeveynin kendi duygusunu taşıyabilmesidir.

Bir evin huzuru, sessizliğinde değil, duyguların güvenli şekilde taşınabildiği bir atmosferde yeşerir.

Bir Çocuğun Kalp Ritmini Duyabilmek

Bir evde, konuşulmasa da herkesin kalp ritmini etkileyen görünmez bağlar vardır.

Birinin üzüntüsü diğerinin huzursuzluğuna, birinin bastırdığı öfke diğerinin kaygısına dönüşür.

Bazen bir çocuk, bazen bir ebeveyn, bazen de evin sessiz bir üyesi duygusal nabzı tutar.

Evin en sessiz üyesi bile bu değişimi fark ediyorsa, bir çocuk bunu nasıl fark etmesin?

📍 Klinik Psikolog Büşra Kırca
Çocuk, Ergen ve Aile Danı
şmanı | Bursa
🌐
http://www.psikolojimerkezibursa.com | 📞 0531 662 3087

 

Atatürk’ü Anmak: Ortak Değerimizi Korumak

Atatürk’ü Anmak: Ortak Değerimizi Korumak

 

Geçmiş yıllarda, 10 Kasım törenleri daha sade ama daha içten olurdu.

Atatürk’ü anmak, hepimizin ortak sorumluluğuydu.

Hiçbirimiz, bu özel günü siyasi tartışmaların konusu haline getirmeyi aklımızdan bile geçirmezdik.

Atatürk sevgisi, bizi birbirimize bağlayan güçlü bir duyguydu.

Onun üzerinden güç gösterisi yapmak, kimsenin aklına gelmezdi.

Oysa son yıllarda, siyasette ve toplumda Atatürk’ü sahiplenme yarışının giderek arttığına tanık oluyoruz.

O günün şartlarında bir anıt kabir ziyareti yapamasak da, ona olan minnetimizi dualarla, saygıyla ifade ederdik.

Atatürk’ü anlamak, yalnızca onu övmek değil; neyi, neden yaptığını kavramak demektir.

Atatürk hepimizin ortak değeridir.

Bu nedenle onu bir tarafın simgesi haline getirmek, o değerin ruhuna zarar verir.

Atatürk’ün yaptığı olağanüstü hizmetleri anlamak, onu yüceltmekten çok daha anlamlıdır.

10 Kasım günü, dualarımızı bir kahramanın ruhuna gönderirken; onu tanrısal bir figür gibi değil, milletine ömrünü adamış bir lider olarak anmalıyız.

Onun düşüncelerinden, karakterinden ve cesaretinden ilham almalıyız.

Atatürk’ü anmak, geçmişe değil; geleceğe yöneliktir.

Onun mirasını yaşatmanın yolu, fikirlerini doğru anlamaktan geçer.

Unutmayalım: Ortak değerler, bizi bir arada tutan en güçlü bağlardır.

⸻

Günün Sözü:

“Birini yenmek çok kolaydır. Asıl zor olan, birini kazanmaktır.”

— Edith Wharton

Sınav Kaygısı: Başarısızlık Değil, Değer Kaybetme Korkusu Olabilir

Sınav Kaygısı: Başarısızlık Değil, Değer Kaybetme Korkusu Olabilir

Uzm. Kl. Psk. Büşra Kırca | Klinik Psikolog

Sınav yaklaştıkça çocukların gözlerinde görünmeyen bir gerilim belirir.
Bazıları ders masasının başında dakikalarca aynı sayfaya bakar,
bazıları “çalışsam da olmuyor” diyerek kitaplarını kapatır.
Ama çoğu zaman mesele, ders çalışamamak değil; kaygının bedene yerleşmesidir.

Sınav Kaygısının Fiziksel Belirtileri: “Beden, Sınava Aylar Önce Girer”

Kaygı, zihinde başlar ama bedende yaşanır.
Sınav kaygısı yaşayan çocuklarda en sık gözlenen belirtiler:

  • Kalp çarpıntısı, terleme, mide bulantısı, karın ağrısı
  • Uykuya dalamama, sabahları yorgun kalkma
  • El titremesi, nefesin hızlanması
  • Sınav öncesi tuvalet ihtiyacının artması veya iştahsızlık

Bu belirtiler, beynin “tehlike var” alarmını gereğinden fazla çalıştırmasından kaynaklanır.
Beden aslında bir savaş ya da kaç tepkisi içindedir.
Yani çocuk sınav salonuna değil, bir “tehlike alanına” giriyormuş gibi hisseder.
Bu durumda dikkat dağılır, bilgiye erişim azalır, öğrenilenler unutulur.

Sonuç: Başarı düşer.
Ve ne yazık ki bu düşüş, çocuğun “yetersizim” inancını pekiştirir.

Sınav Kaygısının Duygusal Belirtileri: “Ya Yine Başaramazsam?”

Sınav kaygısının duygusal yüzü, genellikle görünmezdir.
Çocuklarda şu iç konuşmalar sık görülür:

“Herkes benden iyi.”
“Yapamazsam rezil olurum.”
“Ailem benimle gurur duymayacak.”

Bu düşünceler zamanla “ben zaten yapamayan biriyim” inancına dönüşür.
Yani kaygı yalnızca sınavla ilgili değildir; benlik saygısını derinden sarsar.
Bir çocuk defalarca başarısızlık hissi yaşadığında, “başarısızlık korkusu” değil,
“değersizlik duygusu” gelişir.

Ve işte o noktada, kaygı artık sadece bir duygu değil;
kişiliğin içine sinmiş bir kimlik algısına dönüşür.

Sınav Kaygısının Bilişsel Etkileri: “Zihin Kapanır, Bilgi Ulaşılmaz Olur”

Kaygı düzeyi yükseldiğinde beyinde prefrontal korteks — yani karar verme ve hatırlama merkezi — adeta “donar.”
Çocuk bildiğini hatırlayamaz, sorulara yanlış odaklanır, zamanı yönetemez.
Bu nörobiyolojik durum, zihinsel kapasitenin geçici olarak azalmasıdır.
Yani başarısızlık, çoğu zaman “bilgisizlikten” değil, yoğun kaygının yarattığı bilişsel blokajdan kaynaklanır.

Sınav Kaygısı İle Başa Çıkmak: Kaygıyı Değil, Değersizlik Duygusunu Anlamak

Sınav kaygısı, sadece bir stres tepkisi değildir.
Altında, “yetersiz olursam sevilmem” inancı yatar.
Bu nedenle çözüm, yalnızca çalışma stratejilerinde değil,
çocuğun duygusal güveninin onarılmasındadır.

Bir çocuk kendini değerli hissettiğinde, hata yapmaktan korkmaz.
Korkmadığında, daha rahat öğrenir.
Ve öğrenmenin keyfi geri geldiğinde, başarı da kendiliğinden artar.

Ebeveynlerin bu süreçteki en kıymetli görevi,
“başarıya değil, çocuğun özdeğerine yatırım yapmaktır.”

Psikolojik Sağlamlık: Sınav Sürecinde Çocuğu Koruyan Görünmeyen Kalkan

Bu süreçte çocukları koruyan en güçlü faktörlerden biri psikolojik sağlamlıktır.
Yani düşse de kalkabilme, zorlanınca yeniden deneme, umudunu koruma becerisi…
Bu beceri yalnızca bireysel değil, akran etkileşimiyle de güçlenir.

Sınava hazırlanan çocukların yaşıtlarıyla duygu paylaşımı yapabildiği,
stresle baş etme ve özgüveni destekleyen güvenli ortamlar,
bu dönemin görünmeyen koruyucu kalkanıdır.

Uzm. Kl. Psk. Büşra Kırca, çocuk ve ergenlerle sınav kaygısı, benlik saygısı ve psikolojik sağlamlık alanlarında çalışmaktadır.
Bursa/Nilüfer’ deki ofisinde, sınav kaygısının altında yatan duygusal nedenleri ele alan bireysel ve grup temelli programlar yürütmektedir.
📍 www.psikolojimerkezibursa.com

📞 0531 662 3087

MEMLEKET NERE HEMŞE‘H’RİM?

MEMLEKET NERE HEMŞE‘H’RİM?

Ömer Faruk Demirok Yazdı… 

Kısa yazmak ve az cümle ile çok şeyler ifade etmek elbette çok kıymetli. Maharet ister. Bende böyle yazmayı seviyorum. Böyle yazılar da kaleme alıyorum. Ama uzun ve detaylı yazmak, söylenmedik pek bir şey bırakmamak, hicvetmek ve betimleme yapmak da hoşuma gidiyor. Eğer uzun yazı okumayı sevmiyorsanız, yazı okudukça bitmek tükenmek bitmediği için afakanlar basanlardansanız, baştan uyarayım sizi. Bu yazı işte o yazılardan.

Gemlik Belediyesi ile Gemlik Kent Konseyi’nin bu sene ortaklaşa düzenlediği “Gemlik 10. Hemşehri Dernekleri Festivali” sona erdi.

Her ne kadar gündelik hayatta biz “hemşeri” diye telaffuz etsek de aslında doğru yazımı “hemşehri” olan bu kelimeyi, Türk Dil Kurumu “memleketli” olarak açıklıyor. Dilimize pelesenk olmuş ve artık bir hitap şekline dönmüş bir kelime bu. “Nerelisin hemşehrim” diyerek başlanan samimi sohbetlerde, sıcak bir bağ kurulmasına imkan veren, anahtar konumunda, sihirli bir kelime.

Türkçeye Farsçadan geçmiş. Farsçada “hamşahrî” deniliyor. “Ham” / “aynı” “şahr” / “şehir” anlamına geliyor. Yani “aynı şehirli…”

Festival ise Fransızca bir kelime. O da dilimize başka bir lisandan girmiş ve yerleşmiş. Yine Türk Dil Kurumu’na göre; “Dönemi, yapıldığı çevre, katılanların sayısı veya niteliği programla belirtilen ve özel önemi olan sanat gösterisi. / Bir bölgenin en ünlü ürünü için yapılan gösteri.” şeklinde anlamdırılıyor.

Gemlik’te yıllardır “Hemşehri Dernekleri Festivali” düzenleniyor. Pandeminin olduğu yıllarda ara verildi sadece. Yapıldığı senelerde ne kadar amacına hizmet ettiği tartışılır. Ama geçtiğimiz sene festival, kamuoyunca bilindik kötü görüntülere sahne oldu maalesef.

Ne yalan söyleyeyim, bu sene organizasyonun geçen sene gerçekleştirilenden farklı olacağı yönünde bir intiba oluşmuştu bende. Gemlik Gazeteciler Cemiyeti’ne festival ile ilgili bir görüşme talebi gelince de ümitlendim doğrusu.

Malum bu sene etkinliğe Gemlik Kent Konseyi de dahil olarak, festivalin organizatörlüğünü belediye ile birlikte üstlenmişti. Bu seneki organizasyon, geçen seneki hayal kırıklığının ardından, kent konseyinin bir nevi vitrin çalışması, bu konuda da rüştünü ispat imkanı olacaktı. Çünkü kısa süre önce girişimci kadınlar adına kapsamı daha küçük ama güzel bir etkinlik organize etmişlerdi.

Gemlik Kent Konseyi Başkanı Sedat Akkuş ve festivale katılım sağlayacak derneklerin temsilcilerinden oluşan komisyon ile cemiyet merkezimizde bir araya geldik. Ziyaret, festivalin ortak bir akılla nasıl daha iyi organize edilebileceği ve bu konuda Gemlik’in tüm kesimlerinin konuya paydaşlık yaparak, katkı sunabilmesi noktasında kıymetliydi.

Komisyon adına sunumu Gemlik Giresunlular Derneği Başkanı Halil Ataş yaptı. Daha önce komisyon olarak kendi aralarında toplanmışlardı. Esnaf odası ile de görüştüklerini ve tekrar görüşeceklerini de aktardı. Bu nedenle toplantıya hazırlıklı gelmişlerdi. Ataş’ın önündeki ajandada çok sayıda not vardı. Ataş entelektüel birikimi olan bir isim. Hitabeti oldukça iyi. Daha önceki başkanlık döneminde derneğine bir kültür evi kazandırarak, başarılı bir performans ortaya koymuştu. Ardından başka derneklere de kültür evi sahibi olabilmenin önünü açmıştı böylelikle.

Ataş, bize uzun uzun festival ile ilgili ortak hayalleri aktardı. Bu seneki organizasyonun aurasının bambaşka olacağını hissettirdi. Çünkü sihirli kelimler kullanıyordu.

Daha önceki hatalardan ders alma.

Gemlik’e yakışır bir organizasyon.

Ortak akılla hareket etme.

Tüm görüşlerin değerlendirilmesi.

Dernekler arası kültürel paylaşım.

Folklorik esintiler.

Halkın katılımı.

Yöresel tatlar.

El sanatı örnekleri.

Birleştiricilik, bütünleştiricilik, kaynaştırıcılık…

Elbette bunlar kulağa çok hoş geliyordu.

Kemal Sunal’ın başrol oyunculuğunu yaptığı “Kibar Feyzo” isimli filminde başkarakter Feyzo, üçüncü defa köyden kovulup yine şehre gitmek zorunda kalır. 80 ihtilalinin hemen öncesi yıllarda, siyasi çalkantıların olduğu döneme denk gelen zaman diliminde köyden şehre gelmiştir. Filmin bir sahnesinde, siyasi içerikli duvar yazılarını okur dikkat ve heyecanla.

Grev…

Ekmek…

Özgürlük…

Filmde Feyzo okuduklarından nasıl etkilendiyse, biz de adeta o ruh haliyle dinledik Halil Ataş başkanı.

Başkan değişimden de bahsetti sunumunda.

Değişim!

Hele değişim…

Değişim önemliydi.

Örneğin geçen seneki organizasyona, temsil ettiği Gemlik Giresunlular Derneği iştirak etmemiş, hatta halef dernek başkanı katılmadıkları festival afişlerinin, kendi hemşehrilerinin yoğun ikamet ettiği bölgelere asılmasına tepki göstererek, afişleri toplayarak yırtmış ve bunu da sosyal medyada paylaşmıştı. Ama bu sene aynı derneğin başkanı, kendi derneği dahil, festivale katılım gösteren derneklerin ortak hazırlık komisyonunun sözcüsü olarak karşımızda bilgi verir pozisyondaydı. Demek ki bir şeyler değişmişti. Değiştiği ortaydı. Değişmeliydi de… Gemlik’in en çok üyeye sahip hemşehri derneğinin böyle bir organizasyonda yer almaması düşünülemezdi zaten.

Görüşmede sıra bize geldi. Bizlerden geçen sene gerçekleştirilen festival ile ilgili izlenim ve görüşlerimizi sordular. Tüm yönetim kurulu üyelerimiz bu konuda paylaşımlar yaptılar, fikirlerini belirttiler. Konuşulanları tekrar etmeme adına fikir beyan etme noktasında çok da istekli olmasam da Kent Konseyi Başkanı Sedat Akkuş’un da ısrarı ile ben de müstakil görüşlerimi aktardım.

Önce cemiyet hayatının meşakkatli olduğunu hatırlattım. İyi niyetle başlayan dernekçilik çalışmalarının zamanla motivasyonunu kaybedip, etkisiz tabela derneklerine dönüştüğünü söyledim. Çoğu derneğin okey salonuna evrildiğini belirttim. İşin mali yükünün başkan ya da yönetim kurulu üyelerinin üzerine yıkıldığını kabul ettim. Çoğu derneğin üyeleri için bırakın kültürel etkinlik düzenlemeyi, üye kartı bile veremediklerinden bahsettim. Kurumların sadece bu işin delisi kişilerin emekleri ile ayakta tutulabildiğini ifade ettim. Tüm derneklerin maddi açıdan yetersizlik nedeniyle, çok da faaliyet yapacak durumda olmadıklarını anlattım.

Burada şu tespitleri de yapmak lazım.

Hemşehri dernekleri, siyaset kurumu tarafından bir oy deposu olarak görülür. Gücendirilmez, üzülmez, eldeki imkanlar nispetinde destek verilir. Derneklerde bu ilgiye kayıtsız kalmazlar. Üye sayıları, faallikleri ve etkinlikleri ile övünür, gövde gösterisi yapar, pazarlık güçleri nispetince bu işten nemalanmaya çalışırlar. Seçim propagandalarının vazgeçilmez adresidir hemşehri derneği lokalleri. Bu kazan kazan türünden bir ilişkidir. Belediyeler de bu konuda taşın altına elini koyar. Güçleri oranında derneklere omuz çıkar, destek olurlar. Gemlik’te de bu böyle olmuştur.

Ancak şimdi ekstrem bir durum var. Gemlik Belediyesi mali açıdan eskiden olduğu gibi bol keseden dağıtacak durumda değil. Bu nedenle geçen sene bir gastro-hemşehri karışımı tarzında bir organizasyon marifetiyle, hemşehri derneklerine kaynak aktarıldı.

Ancak seçilen yöntem, kamuoyu tarafından önceki örnekleri çokça eleştirilen bir panayır organizasyonu olunca, büyük tepki aldı. Çünkü gastro festival ismi ile önce Küçükkumla’da ardından Gemlik 15 Temmuz Demokrasi Meydanı’nda yapılan organizasyonlar gündemi çok meşgul etmiş, esnaf odası ile belediyeyi karşı karşıya getirmiş, Gemlik Belediye Başkanı Şükrü Deviren bunun bir hata olduğunu kabul etmiş, böyle olacağını tahmin etmediğini söylemiş, bir daha tekrarlanmayacağı sözünü vermiş ama buna karşın organizasyonlar hem tekrarlanmış hem de süreleri uzatılmıştı.

Toplantıda söz aldığım esnada, kamuoyunca çok eleştirilen bir önceki hemşehri dernekleri festivalinden izlenimlerimi aktardım.

Önceki hemşehri dernekleri festivali, bu isim altında bir Hindistan sokak lezzetleri festivalini aratmayacak görüntülere sahne olmuştu.

Ortamda hijyenden bahsetmek kesinlikle mümkün değildi.

Ürünler kalitesiz ve takip edilebilirlikten uzaktı.

Hiçbirinde etiket, ödeme sonrası çoğunda fiş-fatura yoktu.

“Zeytinin başkenti Gemlik” nutuklarının atıldığı kentin göbeğinde, başka kentlerin zeytin ve zeytinyağı yine başka kentlerin esnafı tarafından satılıyordu.

Ortamda zabıta görevlisi yoktu.

Denetim olduğuna inanmak ise zaten çok da gerçekçi bir yaklaşım olmazdı.

Organizasyonda en son tüy ise güvenlik güçleri tarafından sarı torbaya konmuş bir teröriste ithafen, resmi olmayan bir dilde yazılmış, bölücü örgütün marşı niteliğindeki bir şarkının, alanı dolduranlara bangır bangır dinletilmesiyle dikildi.

Bu durum gerginliğe sebep oldu. Gemlik Ülkü Ocakları’na mensup gençler, bu olayın tekrarlanmaması için alanda devriye attıklarına dair sosyal medya paylaşımları yaptılar. Çok şükür bu olay büyümeden kapandı.

Ancak ne bu olayın ne de yaşanan diğer aksaklıkların sorumluğunu çıkıp da üstüne alan kimse de olmadı. Her şey, Burak Kut’un şarkısındaki gibi “yaşandı bitti saygısızca…”

Peki, tüm bu gelişmeler kamuoyuna yansırken, festivale adını veren dernekler neredeydi?

Onların çadırdan hallice gölgelikleri, etiketsiz satılan sucuk tezgahlarının arkasında, gözlerden uzak bir noktada konumlandırılmıştı.

Aydınlatmanın yetersiz ve hatta neredeyse hiç olmadığı bir alanda, çadırlarda sadece beyaz plastik masa ve sandalyelerin yer aldığı, dernek afiş, bayrak ve flamalarının çok az sayıda dernekte hazır olduğu bir görüntü vardı ortada.

Yine Gemlik’teki birçok şeyde ortaya konulan tarzda “miş” gibi yapılmıştı.

Dernek temsilcileri öylece bekleşiyorlardı. Satılan ürünlerden elde edilen gelirden, paylarına düşeni almak için orada olmalılardı.

Bu durumu hatırlattım ve komisyon üyelerine ve sordum. “Siz bunu kendinize yakıştırdınız mı?” Bu durumun tasvip edilemeyeceği hususunda sanırım hepimiz mutabıktık.

Toplantıda yapılan sunumla çizilen resim, tüm bu yaşananlar ve bizim eleştirilerimizin kendilerince de kabul edildiği ve daha iyisinin yapılacağı noktasındaydı.

Ancak, etkinlik tarihini sorduğumda aşağı yukarı bir ay kadar bir zaman sonrası için plan yaptıklarını öğrendim. Daha önce görev aldığım sivil toplum kuruluşlarında edindiğim organizasyon tecrübelerim, bu anlatılanların hazırlıklarının bir ayda tamamlanmasının mümkün olmadığını söylüyordu bana. Anlattıkları konsepte göre bu hazırlığın bu sürede gerçekleştirilemeyeceğini kendilerine ifade ettim. Bazı komisyon üyelerinin bir önceki panayır fikrine sıcak baktıklarını düşündüren ifadelerini de duyunca şu uyarıyı da yapma gereği duydum.

Komisyon olarak bu toplantıları ve görüş alışverişlerini, herkesi dinler gibi yapıp ardından kendi bildiğinizi okuduktan sonra, “Biz sizi ziyaret edip, bilgi verdik” diyerek tepkileri savuşturma adına, bir desinler ziyareti olarak yapıyorsanız, bizim yaşanacaklara tepkisiz kalmamızı beklemeyin diye de ekledim.

Gemlik Gazeteciler Cemiyeti yöneticileri olarak elbette bizim fikirlerimiz bir tespit ve tavsiye niteliğindeydi. Oldukça uzayan toplantıyı sonlandırdık. Romancı, öykü yazarı ve gazeteci Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikayeleri” eserinde, “Hemşehrileri gelir, kemençe gibi bir çalgıyla sabahı ederlerdi.” dediği gibi bizim de sabahlayacak halimiz yoktu. Hatıra fotoğraf için pozumuzu verdik ve dağıldık.

Derken, festival tarihi geldi çattı. Duyuru görselleri yayınlanmaya başladı. Belediye basın bürosundan gelen tanıtım görsellerinde “Gemlik 10. Hemşehri Dernekleri Festivali” yazıyordu. Ancak şehrin sokaklarına asılan pankartlardaki ifade başkaydı ve burada “10. Gemlik Hemşeri Buluşması Kültür ve Yöresel Ürünler Festivali” ifadeleri yer alıyordu. Bunu yönetim kurulu üyemiz Hurşit Topal’ın yaptığı ilk haberden öğrendik.

Bahsettiğim bu çalışmaların, farklı ellerden çıktığı çok aşikardı. Üstelik festivalin ana teması “Hemşehri” kelimesi de pankartta yanlış yazılmıştı. Buradaki görsellerle ön planda olan daha çok bal, peynir ve baharat gibi ürünlerken, festival Gemlik’te yapıldığı için ayıp olmasın diye zeytin ve zeytinyağına da yer verilmişti. Belediye’nin görsellerinde niçin yöresel ürünler ifadesinin yer almadığını, benim de sonradan anladığım gibi sizde yazının sonunda anlayacaksınız.

Pankartlarda kullanılan fotoğraflara bakınca kafamızın içinde yine Hint ezgileri çalmaya başlamıştı. Perşembe’nin gelişi galiba çarşambadan belli olmaya başlamıştı.

Cemiyet yönetimimizden arkadaşlarla topluca festival alanına gittik. Alana girişte oluşturulan koridora girince şok olduk. Neden diyeceksiniz çünkü hayvan dışkısı kokusu tokat gibi yüzümüze çarptı. Ortamı şöyle tarif edeyim. Dar bir alan, her iki yönde de muazzam bir insan kalabalığı var. İnsanların hemen arasında yetişkin develer tur atıyorlar. Gezi parkuru vatandaşların alana giriş noktasında. Ayrı bir alan tahsis edilmemiş. Yanımızdan geçen bir deveye Aman! deyip dikkat ederken, arkamızdan geldiğini fark ettiğimiz diğer deveden sakınmak için adımlarımızı hızlandırıyoruz. Bir başka deveye yaslanan boyacı merdivenine çıkan çocuk, deveye binme telaşında. Deveci ve ebeveynleri çocuğu yukarı itmeye çalışıyorlar. Yanımda yer alan cemiyet yöneticimiz Gencay Yılmaz, bana eliyle devenin kuyruğunu çeken bir başka çocuğu gösteriyor gülerek. “Yok Deve!” dediğinizi duyar gibiyim. Devenin bu çocuğu ya da etrafında gezinen kalabalıktan birine çifte atarak yaralaması an meselesi. Ama deve sahipleri develerin ağızlarına vatandaşı ısırmasın diye ağızlıklar takmış. Bu konuda önlemler had safhada maşallah. Sizin anlayacağınız tam çıldırmalık bir ortam.

Devamında arkadaşlarla alana giriş yaptık. Bu sene tercih edilen alan festivale uygun değil. Alan küçük. Bu nedenle stantlar arası mesafe dar kalmış ve kalabalık insan topluluğu için yetersiz. Geçen seneye nazaran bu sene dernekler çadırdan kurtulmuş, alanın etrafında ahşap görünümlü stantlarda, daha görünür hale getirilmişler. Ama bildik görüntüler yine bütün çirkinliği ile öylece ortada duruyor.

Daha dakika bir, gol bir. Elinde pişmiş küçük sucuk parçaları olan bir satıcı bağırarak önümü kesiyor, kürdana geçirdiği tadım numunesini bana uzatıyor. Elde eldiven yok tabi. Kibarca reddediyorum. Açıkta pişirilen içi pirinç dolu kuzu bağırsakları salçalı suda fokurduyor. Çıkan kabarcıklar filmlerdeki cadı kazanlarını anımsatıyor. Kebap yanında verilecek doğranmış salata dağlarının yanında mangal yelleniyor. Ortam korku filmi platosu gibi sisler içinde. Her ürün açıkta satılıyor. Camekan hak getire. Ürün satılan stantlara gelen vatandaş, ürünleri eliyle kontrol edip yerine bırakıyor, elinin beğendiğini seçmece alıyor. Peynirler üzerinde bir koruma olmadan açıkta duruyor. Hiçbir tedbir yok. Soğuk hava zincirine imkan verecek dolap falan mı? Duymamış olalım! Ne gerek var? Zabıta denetimlerinin olmazsa olmaz konusu etiket yok. Gerçi ortada zabıta da yok. Elde edilmiş gelirin kutsal olması için gerekli vergilendirmenin şartı ve mali açıdan zorunlu fiş yok, fatura yok…

Festivale katılan firmaların stantlarında yer alan personeller için “Gıda ürünü elleçledikleri için kanunen gerekli hijyen eğitimi belgesine sahipler midir acaba?” diye soruyorum kendi kendime. Ya da organizatörler tarafından bu belge onlardan istenmiş midir diye düşünüyorum. Gıdadan insana geçen tonla hastalık var sonuçta. Sonra gülüyorum. Hadi canım diyorum… Şansını zorlama!

Bu arada az sayıda derneğin, festivalin genel tablosu içinde cılız da kalsa, kültürel objelerle ve yöresel kıyafetli üyeleriyle stantlarını şenlendirme gayretlerini de takdire şayan bulduğumu söyleyeyim.

Kermeslerin ve hayır çarşılarının müdavimiyimdir. Buralardan ev yapımı ürünleri almayı severim. Hem hayra destek olmuş hem de sevdiğim lezzetleri tatmış olurum. Bu seneki yüksek beklenti ile aç gittiğim festival alanında tek bir şey bile almaya cesaret edemeden ayrıldım. Arkadaşlardan da aralarında aç olanlar olunca, alandan hayal kırıklığı ile ayrılıp yine topluca restoranın yolunu tuttuk.

Bu manzarayı görünce aklıma “Festival” kelimesinin lisanlarından dilimize geçtiği Fransızların otomobil markası Peugeot’un unutulmaz bir reklamı geldi. Reklamda “Hintli” bir genç, oldukça eski-harabe bir aracı duvarlara çarparak ve hatta üzerine fil oturtarak şekil veriyor, markanın 206 modeline benzetmeye çalışıyordu. Ardından sokaklarda arkadaşları ile birlikte hava atarak geziyordu. İşte bu reklamda olduğu gibi nasıl o hurda araçtan yeni bir 206 çıkmazsa, Hindistan sokak lezzetleri şenliğinden de bir hemşehri dernekleri festivali çıkaramazsınız. “Ne güzel organizasyon yaptık” diyerek, o Hintli genç gibi hava da atamazsınız.

Organizasyonun mimarları bu durumu kendilerine yakıştırabiliyor olabilirler ama ben asla bunu Gemlik’e de kurumsal temsiline de marka değerine de yakıştıramıyorum. Derneklerin çoğunun da bence tasvip ettiğine asla inanmadığım bu görüntülere, gelecek birkaç kuruş maddi destek nedeniyle mecbur bırakılmış olmalarını da içime sindiremiyorum.

Evet ortada bir emek var. Dünyanın en kutsal değeri emeğe saygısızlık asla yapmayacağım bir şey. Tarzım da değil. Ama sırf yaptık demek için bir organizasyon da yapılmamalı.

Peki neler yapılabilirdi?

Dernekler kendi yörelerinin gıda ürünlerini hem tanıtır hem de satabilirdi. Bu satışlardan çok ciddi gelir elde edilebilirdi. Bunu girişimci kadınların el emeği ürünlerini sundukları bir başka festivalde gördük. Bayanlar tek başlarına çok ciddi cirolar elde ettiler. Dernekler bireysel değil tüm üyeleri vasıtasıyla bunun çok daha iyisini başarabilirlerdi. Yine yöresel hediyelik ürünler satılabilirdi. Stantlar yöresel objelerle süslenir adeta o yöreye ait bir eve dönüştürülebilirdi. Memleketlerinin adı duyulmuş meşhur simalarını getirebilirlerdi. Yöresel oyunlar oynanabilirdi. En azından alanda kültürler arz-ı endam ederdi develer değil.

Eminim ülkemizin dört bir yanından gelmiş insanların yaşadığı Gemlik’te, içlerinden siyasetçiler, iş insanları, entelektüeller, eğitimciler, kanaat önderleri çıkarmış hemşehri dernekleri bu konuda çok sayıda güzel etkinlik planlayabilirlerdi.

Mesele kültürel kaynaşmanın sağlanabilmesiydi, o da bu sene yine olmadı. Bu hayal, kimi siyasi figürlerin de müdahil olduğu “Kim daha Gemlikli, kim değil” tartışmalarının gölgesinde kaldı.

Mikro milliyetçilik baş belası bir şeydir.

Ayrıştırır.

Ötekileştirir.

İçe kapatır.

 Soğutur.

Soyutlar.

Gruplaştırır.

Nefret ettirir.

Koparır.

Kente olan aidiyet duygusunu köreltir.

Hele hele birkaç köy halkı harici herkesin dışarıdan geldiği bir yerde kim neyin mikro milliyetçiliğini yapacak ki? Yapsa eline ne geçecek? Kendisinin bir süre daha önce geldiğini mi ispatlayacak?

Neticede, bu organizasyonda kelime anlamındaki gibi “aynı şehirli” olabildik mi?

Birbirimize “Merhaba hemşehrim” diyebildik mi?

Yoksa ayrı mı düştük?

Seneye bir arada olabilir miyiz?

Yoksa yine ayrı mı kalırız?

Birbirinden farklı ama bir kilim üzerinde buluşmuş motifler olabilir miyiz?

Bunu zaman gösterecek.

Son olarak, madem yine herkes kendi bildiğini okuyacaktı, niçin kapı kapı gezilip “mış” gibi yapıldı?

Hatada ısrar bir zorunluluk değil, artık bilinçli bir tercihtir.

Bu sene de Gemlik’e yakışmayan görüntülerin sorumluluğunu kim üzerine alacak?

Kalın Sağlıcakla.