Köşe Yazıları

MEDYANIN GÜCÜ

MEDYANIN GÜCÜ

 

“…

Anlaşılamayan konu şu:

Medya sizin istediğinizi yazmak zorunda değil…Medya sizi yazmak zorunda da değil. Ne kadar kötü olursa olsun, unutmayın ki sesinizi duyurmak için sizin medyaya ihtiyacınız var, medyanın size değil.

…

Medya her zaman için dördüncü kuvvettir, öyle olmaya devam edecektir.” demiş köşe yazısında, Kuzeyin Sesi gazetesi yazarlarından Bülent Pınarbaşı.

 

Tadının damağımda kaldığı, ” keşke biraz daha uzatsaydı da içimin yağları tastamam eriseydi!” dediğim nefis bir yazıydı.

 

Bülent bey konuyu her ne kadar hem iktidarın hem de muhalefetin medyaya karşı “vur abalıya!” tarzındaki yaklaşımları için yazmış olsa da, ben bahsi geçen konu hakkında kendimce, bazı hayallerimi ve özlemlerimi dile getirmek için bana sunulan köşeyi işgal etmeye karar verdim!

 

Son yıllarda medyanın olması gerektiği gibi ve gerektiği şekilde özgür olmadığı herkesçe bilinen bir durum! Aklıselim, gözlem ve analiz yeteneği yüksek ve bu ülkede yaşayan her bireyin bunu inkar etmesi olanaksız.

 

Ben medyayı dikenli tarlaya benzetiyorum! Ve bu sektörde çalışan insanların ne tür zorluklarla karşılaştıklarına tanık olduğum için üzülüyorum.

 

Oysa…

 

Sayın Pınarbaşı’ nın köşe yazısında belirttiği gibi, medya dördüncü güçtür. Bir ülkedeki rotayı başlı başına ve salt kendi gücüyle değiştirmeye muktedir olan yadsınamaz bir sistemdir.

 

Kaldı ki sadece bizde değil, diğer ülke tarihlerine baktığımızda da nice hükümetlerin medya gücüyle yok olduğunu, eridiğini ve kamunun sesine kulak vermeyen yönetimlerinse çıkartmakta direndikleri veya toplumun sesine kulak vermeden, oldu – bittiye getirerek çıkarttıkları yasaların, konuyu medyanın ele almasıyla nasıl da bir anda “pat” diye çıkardıklarını veya değişikliğe gittiklerini gördük, okuduk.

 

Şu bilinmeli ki, medya demek halkın sesi demek, toplum vicdanı demek. Yani, bir ülkeyi ülke yapan ulusun sesi demek… Zaten bunun için medya 4. güçtür ya… Ve zaten bunun için medya hiçbir gücün kuklası olmamalı ya!

 

Hatırlayacak olursanız geçtiğimiz günlerde Amerika Başkanı ile İngiltere Başbakanı’ nın ortak verdikleri basın demecinde, demeç öncesinde gazetecilere tanınan soru sorma hakkının basın toplantısı esnasında birden ve gerekçesiz olarak sınırlandırılması medyayı ayağa kaldırmış ve Beyaz Saray birgün sonra özür mahiyetinde bülten yayınlamak zorunda kalmıştı.

 

Hâsılı; medyayı hafife alan halkın sesini hafife almış demektir. Medya bunun için özgürdür ve özgür kalmalıdır.

 

Esen kalın.

Dışarıdaki Dostları Özenle Seçmeliyiz

Dışarıdaki Dostları Özenle Seçmeliyiz

12 Eylül Askeri Darbe sonrasında, Avrupa Birliği yönetimi ilgimizi çekmişti.

Bu ülkelerdeki, demokrasi, insan hakları ve hukuk uygulamalarını dikkatle izliyorduk.

Bu arada, uzun ve kısa süreli

görevlerle , bir çok Avrupa ülkesine de, gidip geliyorduk.

Bu seyahatlerde, metro ile yapılan yolculuğu, uyumlu imar düzeni ve çevre temizliğini beğeniyorduk.

Darbe konseyi tarafından yönetilmek, (AB) tarafindan çok eleştiriliyordu. Demokrasi ile yakınlığımız, insan hakları  ve hukukun üstünlüğü konusundaki kararlarımız, dikkatle izleniyordu.

1954 yılı  sonrasında terörle mücadele dönemine girdik.

Ama (AB) ‘nin demokrasi ve insan hakları anlayışı ile, terörle mücadele mecburiyetimiz arasına, sıkışıp kaldık.

Üyeliğe zarar gelmesin diye, 40 yıl bu baskı altında Avrupa birliği kapısında bekletildik.

Sahada savaştığımız teröristlere, Almanya’nın, Fransa’nın, Hollanda’nın ve Yunanistan’nın sahip çıktığını ve destek verdiklerini, üzülerek gördük.

Kendimize şu soruyu sorduk. Avrupa Birliğinin amacı neydi. Bizi üyemi yapacaklardı, yoksa bizi bölmeyi mi planlıyorlardı, bir türlü anlayamamıştık.

Ama Yugoslavya ‘daki iç savaşı görünce (AB)’nin amacını o zaman anladık.

Yugoslavya’daki iç savaşa karışan, bu savaşı büyüten ve ülkenin parçalanmasına destek verenler, (AB) ülkeleriydi.

Yıllar geçtikçe, bizim içinde benzer bir senaryonun, gündemde olduğunu anladık. Türkiye’den kaçan teröristlere, bazı (AB) ülkelerinin ev sahipliği yaptığını görünce, bir bölme projesi ile karşı karşıya kaldığımızı anladık.

Öğretmeni, hemşireyi karayolları ve (DSİ) teknisyenlerini öldüren bir örgütle mücadele ederken, demokrasiye uyun insan haklarını ihlal etmeyin, uyarısı alıyorduk.Sonra üye olamazsınız tehditlerini duyuyorduk.

Biz, iktidarda olsakta, muhalefette olsakta birlik olmaktan vazgeçmeyelim.

Dünyanın en önemli coğrafyasında olmamızın, avantajını kullanalım.

Bu dönemde , bize yardım vadeden dostlarımızı seçerken, özenerek davranalım.

Çünkü bizim bu topraklardan başka bir vatanımız olmadığını, hiç unutmayalım.

GÜNÜN SÖZÜ

Görünüşe göre, karar ver.

“La Fontain”

JAPON FELSEFESİ

JAPON FELSEFESİ

 

 

Bugünlerde herkesin dilinde mutluluk ve mutsuzluk kavramları dolaşıyor.

 

Genele baktığımda ise pek çok insanın yaşadığı hayattan, içinde bulundukları koşullardan, sahip olduklarından ya da olamadıklarından dolayı mutsuz olduklarını görüyorum.

 

Bunun üzerine bahsi geçen konu hakkında kendimi eni konu sorguya çektim! Mutlu muyum yoksa mutsuz bir insan mıyım diye.

 

Yaptığım sorgulamanın sonucunu sizinle de paylaşmakta bir sakınca görmüyorum. Vardığım kanı şu ki, ben mutlu bir insanım.

 

Sanırım mutluluk, ne ile yetindiğinizle alakalı. Neyin ya da hangi konuların ruhunuzu beslediğiyle. Makul isteklerinizle…

 

Çünkü “mutsuzum” diye çığıran insanların hemen hepsinde şunu gözlemledim; mutluluk gibi soyut bir kavramı bir eşyaya, objeye veya başka bir kişiye bağlıyor ve ancak ona sahip olduklarında mutlu olabilecekleri düşüncesiyle kendilerini gerçek mutluluk hissinden yoksun bırakıyorlar.

 

Yani bu insanlar kendileri için sunulmuş olana değil, hep kendileri dışında olan ve ulaşamayacakları hedeflere odaklandıkları için mutsuzlar.

 

Ve bu hedef onları var oldukları gerçeklikten öylesine uzaklaştırmış ki, ellerinin altındaki hazineyi bile görmekten aciz kalmışlar. Yani sahip olduklarının kıymetini bilmekten.

 

Bunlar benim gözlem ve tespitlerim. Benimkiler dışında Japonların meşhur “Mutluluk Felsefesi” diye adlandırdığı 10 maddeye de şöyle bir göz atmak istedim.

 

Neden başka bir millet değil de Japonlar? Çünkü bana göre Japonlar, ırklar arasında en üretken, en çalışkan ve olaylar – durumlar karşısında en sakin kalabilen insan topluluğudur. Üstelik hiçbir koşul altında sahip oldukları sükuneti bozmadan, gülümseyebilen insanlardır.

 

Hani şu herkesin, hepimizin hatta son yıllarda pek çok ülke insanının diline pelesenk olan “AN’ da kal!, AN’ ı yaşa!” kelimeleri var ya, işte onların da kökeni Japonların Mutluluk Felsefesi’ ne aittir. Yani Zen Felsefesi.

 

Gülümseyen insanların ülkesi olan Japonya’ nın Zen Felsefesi maddelerini sizin için sıralıyorum;

 

1) AN’ ın güzelliğini fark et.

2) Her AN’ ı son AN’ınmış gibi yaşa.

3) İçine dön, duygularını serbest bırak

4) O AN her ne yapıyorsan ona odaklan.

5) Kusur dediğin şeylerin eşsizliğini fark et.

6) Beklentileri bir kenara bırak.

7) Merhametli ol.

8) Kendinle dost olmayı öğren.

9) Şefkat pratikleri yap.

10) Farklı şeyleri denemekten kaçınma.

 

Sizi bilmem ama, ben bu on maddelik öğretiyi çok sevdim ve belki de bireysel yaşantımda bunları yapıyor olduğum için mutluluğu buldum.

 

Kıssadan hisse; olanı olduğu gibi kabul ederek yaşamak ve Japonların dediği gibi AN’ ın güzelliğini fark edebilmek mutluluğa açılan kapının anahtarı.

 

Mutlu olun ve esen kalın.

2023 SEÇİMLERİ YABANCILARIDA İLGİLENDİRİYOR

2023 SEÇİMLERİ YABANCILARIDA İLGİLENDİRİYOR

2023 yılında yapılacak seçimler, en az bizim kadar yabancı güçleride ilgilendirmektedir.

Yüz yıl önce,cihan savaşından sonra, dünya çapında bir yapılanma gündeme gelmiş ve bizde genç Türkiye Cumhuriyet’ i olarak dünya sahnesinde yerimizi almıştık. Şimdi ise, pandeminin de tetiklediği, yeni bir yapılanma içine girildiğini, hissediyoruz.

İlk belirti, Avrupa birliği üyeliğınden ayrılan, İngiltere’den gelmişti.

NATO’ NUN beyin ölümü gerçekleşti !diyen çevrelerde, yeni bir düzeni işaret etmişlerdir.

Merkel’in politikayı bırakması da, Avrupa  Birliği’ni karıştıracaktır.

Afganistan’dan kaçan Amerika, Ege ve Doğu Akdeniz’de petrol kokusu almıştır.

Girit’te ve Dedeağaç’ta üsler kuran Amerika, Fransa’ yı rahatsız etmiştir. Amerika Fransa’nın Avustralya ile yaptığı, nükleer deniz altı anlaşmasını sabote edince, kriz çıkmıştır.

Fransa, Amerika ve Avustralya’daki büyükelçilerini geri çağırmıştır.

Aslında bu kriz gelecekteki Amerika ve

Avrupa Birliği krizinin ilk adımlarıdır.

Amerika, Balkan bölgesini Kuzey Suriye’ye çevirmek niyetindedir.

Çok kısa zaman sonra, Yunanistan Başbakanı, Suriye Başkanı Esad’ın konumuna ……şecektir.

Amerika’ya verilen üsler, Yunanistan’ın Avrupa Bilrliği ile arasını açaçaktır.

Peki biz Türkiye olarak, 2023 seçimlerinden sonra nasıl bir pozisyon almalıyız.

40 yıl Avrupa kapısında bekletildik. Tam üye olarak, alınmadık.

NATO’YA girdik, en büyük düşmanlığı en büyük ortağımız, Amerika’dan gördük. (YPG)’ye giden, onbinlerce silah dolu (Tır) lardan ve aileleri bölen FETO terör örgütünden, haberleyiz.

Türkiye Cumhuriyeti olarak, bölgemizde güçlü olmak bizim için yeterlidir.

İngilitere ile 25 yıllık, ticaret anlaşması yaptık.

Rusya’ dan enerji alıyoruz ve karşılığında ihracat yapıyoruz.

Çin ile sağlık  konusunda, iş birliği içindeyiz.

Bize düşmanca davranan Amerika’ nın , dostluğuna da desteğine de, ihtiyacımız yoktur. Amerika’ dan destek bekleyenlerin de, bu gerçeği farketmelerini diliyoruz.

GÜNÜN SÖŹÜ

İnsanlar kendi çılgın ihtiraslarının, neticelerini de kadere yüklerler.

“W.Scoott”

ENFLASYONLA MÜCADELEYE DAİR

ENFLASYONLA MÜCADELEYE DAİR

Enflasyon rakamlarını incelediğimizde, en önemli artışın, gıda maddelerinde sebze ve meyve fiatlarında olduğunu görüyoruz.

İlk yapacağımız iş, sebze ve meyve hallerini denetlemek olmasıdır.

Kuru bakliyatla ilgili olarak, yüklü bir zam beklentisi olduğundan ithalat alternatifi devreye sokulmalıdır.

Nitekim bu konuda hükümetin bakliyattaki gümrük vergilerini sıfırlayacağını öğrendik.

İkinci işimiz, sebze ve meyve konusunda yapılan, ihracat anlaşmalarını, incelemek olmalıdır.

İhracat miktârını azaltmak için gerekli adımlar atılmalıdır.

Meyve ve sebzenin ihracatı azalınca, iç piyasadaki malların fiatlarının  düşeceğini biliyoruz . Bu düzenleme ile hem enflasyon rakamı düşecek, hemde halkımızın şikâyeti azalacaktır.

Sebze ve meyvede yüksek ihracat, iç piyasada pahalı sebze ve meyve demektir.

Bu arada, ucuz sebze ve meyve tüketmek için üreticileri yüksek gübre zammından da, kurtarmak gerekir.

Devletin gübre fabrikaları özelleşince, özel statüdeki gübre fabrikaları, piyasayı  bahane ederek yüksek gübre zammını, gündeme getirdiler.

%50 oranındaki gübre zammı, hem üreticiyi vurur hemde enflasyonla mücadeleye, zarar verir.

Bu ortamda devletin devreye girip, yakın ülkelerden gübre ithal etmesi lazımdır. Özel gübre fabrikalarının, %150 oranında ki çok yüksek zam talebi, ancak bu yolla durdurulabilir.

Zamanında ve yeterli miktarda, yapılacak gübre ithalatı, fırsatcıları engelleyecektir.

Geçmişte beyaz eşya ve otomobilin, tekel olduğu bir dönemde, rahmetli Turgut Özal fırsatçıları ithalat alternatifi ile, terbiye etmeyi başarmıştı.

Enflasyonla mücadelede, büyüme hızını yükseltmek yetmez.

Enflasyona sebep olan unsurları, engellemek gerekir. Piyasaları düzenli bir biçimde denetlemek gerekir.

GÜNÜN SÖZÜ

İnsanları olduğu gibi kabul etmeliyiz.

“PLATES”

HAYRETLER İÇİNDEYİM!

HAYRETLER İÇİNDEYİM!

 

Bu konu hakkında, bu köşeden belki birkaç kez seslendim. Farklı açılardan yazdım, çizdim, söyledim…

 

Bu senenin başından itibaren muhtelif zamanlarda bana göre çok önemli olan konuyu kendimce kaleme almaya çalıştım.

 

Bana göre diyorum, zira benim dışımdaki pek çok kişinin umursamadığını ve hatta toplumun genelinin bu konuyu hiçe saydığını bugün daha iyi anlıyorum.

 

Malumunuz pandemide vefatlar hız kesmiyor… Üstelik sadece bizde de değil, dünyanın genelinde durum bu şekilde.

 

“Ama bizi bizim çöplüğümüz ilgilendirir” düşüncesiyle diğer ülkelerdeki mevcut durumları pas geçerek, kendi evimizin içine yöneliyorum!

 

Aşının tam koruma sağlamadığını, hele ki bu illetin sürekli mutasyona uğrayan halleriyle her seferinde koruyuculuğunu biraz daha yitirdiğini defalarca yazdım.

 

Buna rağmen, sanki aşının kaybolan gücü yetmezmiş gibi, mezuniyet sonrası havaya keplerin atıldığı gibi hemen herkes maskeleri fora etti! Mesafe kurallarını hiçe saydı. Hijyen konusuna ise değinmiyorum bile!

 

Evet, hayretler içinde kaldığım doğrudur!

 

Keza halktan beklenilen duyarlılığın çok ötesinde, bizzat bazı mülki amirler tarafından düzenlenen festivaller, şenlikler, konserler bana pes dedirtti!    Ve o topluluklar arasına giden milyonlarca insan…Akıl alır gibi değil!

 

Yapılan şölenler sonrasındaki görsel haberlere göz attığımda ise bu alanlara giden insan topluluklarının yüzlerinde maske olmadığını görmek beni her seferinde dehşete düşürdü.

 

Zaten tıkış tıkış, omuz omuza olma halinden bahsetmiyorum bile ki şölen alanı festival, konser alanı vb. olur da nasıl tıkış tıkışlık olmaz!

 

Tabii bu arada yapılan kitap fuarlarını da aklımın alması mümkün değil!

Kitap fuarlarına ya da imza etkinliklerine hiç gitmeyenler için kısaca bilgi vereyim; bu etkinlikler yazar ile okur arasında birebir temasın yapıldığı, ayak üstü de olsa hoş beş edildiği, bu da olmazsa kitapların imzalanarak bir elden diğerine geçtiği etkinliklerdir.

 

Kitaplar yazmış ve pandemi öncesi pek çok etkinliğe katılmış bir yazar olarak bunun böyle olduğunu gayet iyi biliyorum.

 

Dolayısıyla bu etkinliklerin de neden yapıldığını anlamış değilim!

 

Herkes mi canını yolda buldu ya da sağlığınızın hiç mi değeri yok?

 

Daha bitmedi…

 

Delicesine, davullu zurnalı yapılan ve pistte oynarken ter içinde kalınan düğünlerin sahipleri ve bu düğünlere giderek salonları hınca hınç dolduranlar. Bu satırlarım size!

 

Düğün derneğinizi sakince – kendi aranızda- , sade bir törenle yapsanız ölür müsünüz? Nedir bu takı telaşınız? Yahut; ” Elaleme ayıp olur!” türünden olan fikirleriniz…

 

Hele o korna çalarak yolları, dahası İstanbul gibi trafiği zaten keşmekeş olan bir metropolün yollarını kilitlemeye ve bu yollardan geçerken o bölgelerde oturanların huzurunu bozmaya ne hakkınız var?

 

Evleniyorsanız bana ne, bize ne? Siz iki kişi hayatınızda yeni bir döneme adım atıyorsunuz diye biz niye rahatsız olmak zorunda kalıyoruz?

 

Aynı durum sünnet düğünleri için de geçerli. Bundan bize ne?

 

Bütün bu olanlara pes diyorum!

 

Ve anlıyorum ki yurdum insanını ne pandemi ne de pandemi ayarında olan hiçbir şey durduramaz!

 

Kendi canını hiçe sayanlar sizin canınızı zaten düşünmez. NOKTA!

 

Esen kalın.

BURSASPOR KÖTÜ GİDİŞİ DURDURDU

BURSASPOR KÖTÜ GİDİŞİ DURDURDU

Geçen seneki genç Bursaspor, tüm Türkiye’nin ilgi odağı olmuştu.

Tecrübeli rakipler, genç Bursaspor’a çok sert ve çok acımasız davranmıştı.

Bu seneki Bursaspor’un , daha profosyenel ve ikili mücadelelerde daha, sert oynadığını görüyoruz.

Yeni Bursaspor’un, Samsunspor karşısındaki mücadeleci oyununu görünce, ilk 4 maçı neden kazanamadığına, çok şaşırdık. Samsunspor maçında, kalecimiz Erhan özellikle hava toplarında, mükemmeldi.

Sonradan oyuna alınan Batuhan Kör, attığı üçüncü gol ile, Samsunspor’un umudunu bitirdi.

Kaptan Emirhan, çok gereksiz iki sarı kart gördü ve en kritik bir dönemde, Bursaspor’u eksik bıraktı.

Sık sık üçüncü bölgeye sarkan ve geri dönüşlerde zorlanan bir Emirhan  gördük.

Yerine giren genç Taha ise, görevini başarıyla  tamamladı. Bu seneki takıma da, Fatih Tekke hocamıza da sahip çıkmalıyız.

Bu sezon, dikine ve hızlı oynuyoruz.

Bursaspor Samsunspor maçı, süperlig kalitesinde bir maç oldu.

Çok mücadeci ve çok hızlı tempoda, bir maç seyrettik.

Geçen seneki genç Bursaspor, çok sempatik ve ilgi çekiciydi.

Bu sene Samsunspor maçında, çok mücadeleci, çok dayanıklı ve çok hızlı oynayan, bir Bursaspor seyrettik.

Samsunspor maçındaki oyunumuz, hem yeni Bursaspor’un hemde Fatih Tekke hocanın geleceğini belirledi.

GÜNÜN SÖZÜ

Başarıyı en kötü şekilde kullanmak, onunla övünmektir.

“De Maupassant”

OYLAR ALINDI HAVA VERİLDİ ve ŞİİRİM

OYLAR ALINDI HAVA VERİLDİ ve ŞİİRİM

Türkiye’mizde bazı siyasiler ABD tavsiyesi şeklinde dayatması olarak adlandırılan bazı sistemler. 2003 yılında hedeflenerek, 2017 yılında halka onaylatılmış ve 2018 yılında, bu arzuya ulaşılmış olması ve önceleri en çok sorulan sorulardır.

*

Bu sorulara bugünün, Cumhur Başkanı Erdoğan, ‘Hantal devlet yapısı, bürokratik oligarşi önümüzü kesiyor diye cevapları ve istediğimizi yapamıyoruz. Yeni Partili Başkanlık sistem ile önümüzdeki engelleri kaldıracağız, daha hızlı kararlar alacağız, çözüm üreten devlet, sorun çözen devlet olacağız diye iddialı cevaplar vererek yetki istiyordu. Sayın Cumhur Başkanı Erdoğan, parlamenter sistemi devlet ve millet için ayakkabı bağı olarak görüyor. Bu bağı acilen devreden çıkartmamız gerektiriyor diye sloganları ise çoktan hazırlanmış, “Türkiye evimiz, Erdoğan babamız, Ver yetkiyi, gör etkiyi” diye, meydanlarda ise Erdoğan, 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle, enflasyonla, bütçe açıkla şunlarla, bunlarla, nasıl uğraşıldığını görürsünüz ve o günden bugüne yaşıyoruz ve gördük, yaşadık, neler olduğunu biliyoruz ve milletimiz verdi yetki dördüncü yılına girildi, şimdi biz soruyoruz; Gördünüz mü etkiyi ?

*

Bu konuda vatandaş cevabını sözlere ve yaşatılanlara gelecekte kuvvetli verir. Bu günlerde yine yeni bir düzenden bahsederek şöyle açıklıyorlar. İnşallah enflasyonu en kısa sürede kontrol altına alarak raflardaki, tezgahlardaki, etiketlerdeki fahiş fiyat artışlarının önüne geçeceğiz ve yeniden yeni Türkiye’mizde yola devam edeceğiz hedeflerimize ulaşacağız derler.

*

 

Yetki alındığı günden bu güne yanlış gidişatı bazı yandaş kalemşorlar da itiraf ederek ve birkaç yandaş köşe yazarlarından biri 8 Eylül tarihli yazısında, Ağustos ayı içinde anketleri incelenmesiyle çıkan sonuçlar mevcut iktidarın inişinin farkında olmaları; Birbirinden farklı sonuçlar çıkması endişelerini yükseltiyor. Fakat önemli ortak sorun ortaya çıkıyor, millet seçim değil, geçim derdinde diyerek, AKP’yi aklamak için şu cümleyi kuruyorlar. AK Parti’nin en büyük çözemediği sorun ekonomi o nedenle AK Parti’nin çözmesi gereken en önemli sorun hayat pahalılığı diye yazanlar, şunları unutturarak, hukukun, adaletin ve birçok benzeri sorunları kapatmaya çalışarak, yola devam edelim derler.

*

Ey Türk milleti görev istedi verdiniz, çoğumuz bahsedilen sistemin etkisini gördünüz mü ! Göremediyseniz daha acık yazayım ki överek söyledikleri şu örneğe bir bakın ve kişi başına milli gelir 12 bin Dolar iken 5 litrelik ayçiçeği yağı 24 TL iken, şimdi milli gelir 8 bin Dolara düştü, aynı ayçiçeği yağı 90 TL. Şimdi yapılanı anladınız mı? Partili Başkanlık sisteminde Dolar 4 kat, Euro 3,5 kat şahlandı. Yetkiyi aldıktan sonra yaptılar. Üç yılda devlet kurumların varlıkları boşaldı, merkez Bankası döviz rezervinde eksi noktaya getirdiler gördünüz mü yapılanları…

*

Bu milletin % 70 dar gelirli siyasi partilerin oy deposu ve bu kesime siyasette, ekonomide, sosyal hayatta, iç ve dış politikada, süslü laflarla iyi hatipler değil, planı, modeli, programı olan ve bu ülke insanının yaşam kalitesini yükselten vatan sevdalısı dürüst lider ve ekibi lazım. Tüm siyasi partiler ve başta iktidar şapkanızı önünüze koyun hizmet için gelin bol keseden atarak toplumun büyük çoğunluğu olan dar gelirlinin geleceğini heba etmeyin ve içte, dışta olan acil sorunları kimseyi ötelemeden, birlik içinde çaresini çözün. Milli irade her kesime yansıtarak, hak, hukuk içinde birliğini görelim. O’ zaman bu millet şahlanınca neler olacağını görelim ve havadan atılan boş lafalar karın doyurmuyor. Sağlıklı, Huzur dolu gelecek birlikte olsun.

YİNE SON BAHAR GELDİ

Evimin balkonundan

Bakarım dışarıya

Kesilmez rüzgârın sesi o uğultusu

Saatler sürerek, ağaçların yaprakları

Dökülür birer, birer.

Gökyüzü bulutlandı

Dalga dalga semasından

Yayılsa da

Rüzgarın hızı

Ayrıştırır birer birer.

Bu görünen

Tabiat anadan

Çünkü mevsim son bahardı.

  1. T: 07.09.2021

Mehmet KANTAR.

EKONOMİDE BİRBİRİMİZE ZIT İKİ KARAR

EKONOMİDE BİRBİRİMİZE ZIT İKİ KARAR

Kamuoyu araştırmalarını incelediğimizde, halkımızın birinci önceliğinin, ekonomi olduğunu anlıyoruz. Yaklaşık %40 puan alan ekonominin, bir iktidar partisi kadar güçlü hale geldiğini görüyoruz.

Hal böyle olunca, mevcut iktidarın almış olduğu ekonomik tedbirlere bakıyoruz.

Ağustos ayı enflasyonunun analizinde, gıda fiatlarının %30 düzeyinde arttığını görmüştük.

Hükümet tedbir olarak arpa, buğday, mısır, nohut ve mercimekten alınan ithalat vergilerinin, yılbaşına kadar sıfıra indirildiğini açıkladı.

Alınan bu karar, Turgut Özal’ vari bir karar olmuştu.

Rahmetli Özal tekelleşen otomotiv beyaz eşya firmalarının halkı soyduğunu görünce, bu malların ithalatını serbest bırakarak bu firmaları terbiye etmişti. Gıda fiatları konusunda hükümetin aldığı kararı, olumlu buluyoruz.Toptancıların kazıklarının, ellerinde kaldığını, hissediyoruz.

Ancak hükümetin sebze ve meyve konusunda, hatalı kulvar da olduğunu görüyoruz.

Hükümetin, sebze ve meyve ihracatı konusunda, rekor kırma hevesinde olduğunu okuyoruz.

Halbuki halkımızın, meyve ve sebze fiatlarından çok şikayetçi olduğunu da biliyoruz.

Enflasyonla topyekûn mücadelede, sebze ve meyve fiatlarının ihracatınında zorlattırılması gerekirdi.

Alınacak böyle tedbirlerle, sebze ve meyvenin daha fazla yurdumuzda kalacak ve fiatlar düşecektir.Birbirine zıt  olan bu iki uygulama, Beştepe’nin hem hükümet ile kopukluk içinde olduğunu, görmektedir.

Sistemin, tüketicinin yararına ve bir ahenk içinde çalısmadığını anlıyoruz.

Aynı hükümetten biribirine zıt, hatta birbirini baltalayan, iki farklı karar çıkmazdı.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, hem denetim hem de koordinasyon konularında, gerekli tedbirleri almalıdır.

GÜNÜN SÖZÜ

Evlenme bir davaya benzer. Mutlaka memnun olmayan bir taraf vardır.

” Balzac”

BİR BU EKSİKTİ!

BİR BU EKSİKTİ!

Malumunuz, dünya insanları ve onları sarmalayan yerküre olarak türlü badirelerden geçiyoruz.

Hatta bazen biri bitmeden diğeri eteğine yapışıveriyor olumsuzlukların…

Sel felaketleri, tsunamiler, iklim değişiklikleri, patlayan volkanlar, kuruyan göller, çekilen denizler, yanan ormanlar, depremler, buzulların erimesi derken, bir de üzerine pandemiyi ekleyince “Kıyamete beş kala!” gibi manidar sözler söylemek kaçınılmaz oluyor.

Bu saydıklarımın henüz yolun başı olduğunu ise son günlerde telefonuma ardınca düşen haber linklerinden anlıyorum.

Haber linklerine göre meğer daha göreceğimiz felaket, çekeceğimiz cefa varmış! Nitekim Independent Türkçe’ de yer alan haberin doğrultusunda, Communications Earth&Environment dergisinde yayımlanan araştırmanın baş yazarlarından olan Martin Danisik’ in dediğine göre insanoğlunu bekleyen sarsıcı bir volkanik kış pek yakınımızda imiş.

“Ne var bunda, son yıllarda kış mevsimi zaten çetin geçiyor” demeyin. Bu öyle bildiğimiz kışlardan değil! Bu kez kış, kelli felli olanındanmış! Kıtlık, sefalet ve dahası, hatırı sayılır rakamsal değerlerin konuşulduğu ölümlere yol açacak olan ve oldukça uzun sürecek bir kıştan bahsediliyor. Kapımızın önünde bekleyen kışın binlerce yıl sonra bile varlığını hissettireceğinden söz ediliyor.

Ve varoluşun en feci olaylarından biri olarak tanımlanıyor.

Haber yazısını kaleme alan dergi yazarı ve aynı zamanda Avusturalya ‘ daki Curtin Üniversitesi’ nin doçentlerinden biri olan Martin Danisik bütün bunları işkembe-i kübradan atmıyor!

Yapılan araştırmaları, etütleri baz alarak, yerküre var olduğundan beri yaşanan volkanik kış geçmişini inceleyerek, şu anda okuduğunuz içeriğin bütününe ulaşıyor.

Örneğin, elde edilen bilimsel verilere göre gezegenimizin sadece bir kere, yanlış okumadınız “Tek bir kerecik” yaşadığı volkanik kışın etkisinin yüzlerce yıl sürdüğü ve dünya nüfusunun sadece 3 bin kişi kaldığı bir felaketten bahsediliyor.

Meraklıları için bir önceki volkanik kışın doğuş yerinin de neresi olduğunu dip not olarak hemen düşeyim; bugün coğrafik olarak Endonezya diye bildiğimiz ülkedeki Toba Gölü.

Bilime güvenir ve inanırım. Çünkü o, kanıtlı belgelere dayanır. Bu sebepten okuduğum haberi ciddiye almamam için hiçbir neden yok. Ömrümüz yetip de volkanik kışı görür müyüz görmez miyiz bilemem ama ilahi kudret neyi takdir ederse onu yaşayacağımız kesin.

Esen kalın.