Köşe Yazıları

SON 10 YILDA FAİZ DURUMU

SON 10 YILDA FAİZ DURUMU

Yaşanan ekonomik belirsizlikle ilgili yorum yaparken önce, son on yıl içindeki faiz oranlarını hatırlayalım.

20 Mayıs 2010 da (7)

12 Mayıs 2013 de (4,5)

19 Ocak 2014 de (10)

24 Aralık 2014 de(8,25)

20 Ocak 2015 de(7,75)

Yukarıda kayıtlı tabloya baktığımızda, en istikrarlı faizin 12 Mayıs 2013 de bulunduğunu görüyoruz.

12 Mayıs 2015 de (4,5) olan faizin yaklaşık 6 ay sonra (5,5) puanlık bir artışla (10) puana fırladığını görüyoruz.

O dönemi hatırladığımızda, bu bir defadaki (5,5) puanlık artışın, gezi parkı olaylarının olduğu döneme rastladığını anlıyoruz.

Şimdi o günlerde ne gibi önlemlerin denendiğini hatırlayalım.

Geçmiş yıllarda, döviz fiatları tırmanışa geçtiği zaman, Merkez Bankası bir miktar dövizi piyasaya arz ederdi.

Ve hep birlikte dövizin artışının düşmesini, beklerdik.

Ama kısa zaman içinde dış destekli bankalar, piyasaya sunulan bu dövizi önerdi.

Dövizde yine, ufak tefek kıpırdanmalar yaratılırdı.

Merkez Bankasından, yine piyasaya döviz sürmesi beklenirdi.

Bu ekonomik senaryonun ikinci ayağında ise, faiz lobisi kendini gösterirdi ve bankaların baskısı ile, Merkez Bankası faizleri bir kaç puan yükseltirdi.

19 Ocak 2014 de yapılan (5,5) puanlık artış, buna en güzel örnektir.

Şimdi ise, çok farklı bir senaryo içindeyiz. Yönetim bu ekonomik sarsıntı içinde,Merkez Bankası kanalıyla, piyasaya sürülecek dövizin, çok kısa bir zaman içinde, büyük döviz alıcıları tarafından edileceğini, biliyordu.

İşte bu yüzden , piyasaya döviz müdahalesi yapmadı.

Ama faiz konularıda, riskli bir karar aldı. En azından, bu sıcak ekonomik dönemde, faizleri (19) puanda sabit tutup, beklemeye girebilirdi.

Ülkemizde bir çok holding patronu, aynı zamanda banka sahibidir. İç ve dış ekonomik odaklar, yönetimi daha şiddetli sarsmaya, devam edecektir.

GÜNÜN SÖZÜ

Hiç bir mal sizin değil neyi bölüşemiyorsunuz.

Hiç bir can sizin değil niye dövüşüyorsunuz.

“Mevlâna”

OK YAYDAN ÇIKTI!

OK YAYDAN ÇIKTI!

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, biz kalem işçilerinin köşelerini doldurmak için konu arayışına girmelerine gerek kalmıyor!

Tabii bu bolluğun yanısıra hangi konuya değinmek isteseniz daha sayfaya düşmeden elinizde patlıyor!

Bu mecazi patlamanın sebebi ise gündem haberlerinin her birinin “Al birini vur ötekine!” cinsinden olması. Yüz gülümseten, pembe tablo yaratan bir tane haber yok. Hepsi birbirinden karanlık, hepsi birbirinden üzücü ve boğucu.

Yine de gerçeklerden kaçış olmadığı düşüncesiyle payıma düşen gündem konu başlıklarından oluşan haberlerden kısa bir derleme yaptım sizin için.

Öyle çok derine dalmadan! Uzatmadan, kısa kısa …

Bunlardan ilki dövizin önlenemez yükselişi. Şu satırları yazdığım an itibarıyla USD 9.60 TRY, EURO ise 11.18 TRY. Cumhuriyet tarihinin dövizde ulaşmış olduğu en yüksek değerler. Bu, açık ve seçik, düpedüz bir devalüasyondur. Halk ağzıyla yazmam gerekirse, paramızın değer kaybetmesidir. Topluma yansıması ise iğneden ipliğe yağmur gibi gelen ve gelecek olan zamlardır. Neticede, kaçınılmaz olarak zaten var olan ekonomik krizin daha da büyümesidir.

Çözümü ise ülkemize çok yüksek miktarda döviz girişinin olma zorunluluğudur. Bunun başka bir çözüm yolu yoktur!

Bana, “Kısa vadede bu değerleri makul seviyelere düşürecek döviz girdisi olma olasılığı var mıdır?” diye soracak olursanız, cevabım direkt “Hayır” olur.

Yani bu şu demek oluyor; önümüzdeki günler kemerleri daha da sıkmamız gereken ve ekonomik açıdan gerçekten zorlanacağımız günler olacak.

“Kemerde sıkılacak yer mi kaldı ki? dediğinizi duyar gibiyim ama matematiksel değerler ve rakamsal veriler asla yanılmaz! Şayet gereken yapılmazsa ülke insanları olarak darboğaz içinde bir kış dönemi geçireceğimiz aşikar.

Her ne kadar ihtiyaçlarını karşılamak için Almanya’da insanların çaresizce kuyruklar oluşturduğu söylesen de ve her ne kadar Türk insanın refah, bolluk ve bereket içinde yaşadığı söylense de buna istinaden minik bir not düşerek yazımın bu bölümünü kapatmak istiyorum;
Türkiye’ de kişi başı milli gelir: 7 bin USD.
Almanya’da kişi başı milli gelir: 55 bin USD.
Başka sözüm yok!

Gelelim az önceki döviz bazlı yazımın diğer versiyonuna…
İşsizlik…
Ülke olarak belimizi büken ve aslında yukarıdaki satırlarımın sonuçlarından biri olan konu bu. Yani, ekonomik kriz kaynaklı sebepler ve sonuçları.

Ocak 2021′ den bu yana on binlerce esnafımız kepenk indirdi. Hem de borç harç içinde. Bu on binleri sadece on binler olarak düşünmeyin. Zira bu insanların aileleri ve belki de yanlarında çalışarak geçimini sağlayanlar ve hatta onların da ailelerini hesap ederseniz, çaresizce dımdızlık ortada kalan yüzbinlerce insana tekabül ettiğini fark edeceksinizdir.

İşsiz kalan onca insan…Aşsız, susuz, ekmeksiz…

Kaçı, nerede, ne kadarlık iş bulur çalışır…Ya da ülkede son dönemde hangi sanayi kalkınma planı var ki, kaç tane yeni açılan fabrika, iş yeri var ki bunca insanı istihdam edesiniz?

Ama neyse ki insani ihtiyaçlarımızı karşılamak için kuyruğa girmek zorunda kalmadığımız müreffeh bir ülkede yaşıyoruz!

Böyle olmasaydı kaygılanmam için pek çok sebebim olurdu!

Yine de siz siz olun Kasım ve Aralık ayları ve hatta 2022 yılı için mevcut değerlerinizi koruyacak ve ayağınızı yorganınıza göre uzatacak mali planlar yapın kişisel bütçeniz için. Benden söylemesi…

Bunların dışında kalan ve yine gündemdeki çarpıcı toplumsal haberlerin üzerine yazmak istediğim diğer konular da sonraki haftalara kalsın.

Zira bel kemiğimiz olan ekonominin kapladığı alan, diğerlerine rötar yaptıracak kadar önemli bir aşamada!

Esen kalın.

BURSASPOR BOLUSPOR’U YENDİ

BURSASPOR BOLUSPOR’U YENDİ

Geçtiğimiz sezon, baskılı ve yakın temaslı oynayan tecrübeli rakiplerimiz, Genç Bursaspor’u yıldırmıştı.Ama Boluspor karşısında seyrettiğimiz yeni Bursaspor’un temaslı ve sert oyunu benimsediğini gördük.

Dikine ve hızlı futbolu, ısrarla denediğine tanık olduk. Ayrıca, yeni hocamızın bazı aksaklıklara çözüm bulduğunu da gördük.

Mesela orta sahada çok top ezen, kaptırdığı toplarla takımı riske sokan ve oyunun hızını kesen Emirhan’a ilk onbirde yer vermedi.

Yeni hocamızın, takıp kurgusu sırasındaki bu tespitini ve cesaretini takdir ettik.

Boluspor maçında, ikinci bölgeden kanatlara aktardığımız toplarla, başarılı kontra ataklar yaptık.

Ayrıca, duran toplardan iki gol kazandık. İkinci bölgedeki pas hatalarını, azalttım. Yan paslar yerine, dikine oynamaya gayret ettik.

Şimdi, Boluspor galibiyetini alışkanlık haline getirmemiz, gerekmektedir.

Yeni trasfer İsmail Yüksek’in süper lig kalitesinde bir oyuncu olduğunu gördük.

Takımımız,  eski oyuncular, yeni transferler ve alt yapıdan gelenler, bölünmesinden uzak kalırsa, “play-off ” kapısını zorlarız.

Takımımızın, Boluspor karşısındaki mücadelesini görünce, yedi haftadan beri puan cetvelinin sondan ikinci sırasında yer almasına şaşırdık.

Bursaspor Boluspor maçının bazı bölümleri, süper lig maçlarını aratmayacak hızda ve kalitedeydi.

Şimdi, deplasmanda oynayacağımız Balıkesir maçını kazanıp, bu seriyi devam ettirmeliyiz. Boluspor maçında galibiyetten çok, takımın mücadele arzusunu beğendik ve futbolcularımızın son dakikaya kadar sahada diri kaldıklarını gördük.

Başarılı kamp döneminden sonra, yaşadığımız bu sevincin sürekli olmasını dileriz.

GÜNÜN SÖZÜ

Hayat uzun bir insanlık dersidir.

” BARRİE”

DİPLOMATİK YOLLARI DENEMELİYİZ

DİPLOMATİK YOLLARI DENEMELİYİZ

Anadolumuz  çok kıymetli bir coğrafya üzerindedir. Anadolu içinde de, komşu sınırlarımızda da bir çok medeniyetlerin iç içe geçtiğini görürüz.

Bu sınır komşularımızın, zaman zaman savaştığımız o yıllar olmuştur. Barış antlaşmaları yaptığımız o yıllarda olmuştur.

Bazen de, iki taraf olarak, tam tatmin olmasak bile, askari müştereklerde uzlaştığımız konularda olmuştur.

900 kilometre sınır komşumuz olan Suriye ile, ezberlerimizi bozmak zorundayız.

Her ikimizde, Rusya ve özellikle Amerika’nın, oyuncağı olamayız.

Yıllarca ortak sınır denetimi gibi oyalayıcı pansuman tedbirleri ile elimiz kolumuz bağlanmıştır.

Bu bölgede bizi de, Esed’ide uyutmaya yönelik projeler üreten, Rusya ve Amerika’ nın iki yüzlü oyunlarını, artık farketmeliyiz.

Amerika ve Rusya, Türkiye ve Suriye lehine hiç bir proje üretmez .

Bu işin tek çözümü, Türkiye ve Suriye’nin birlikte bir çözüm masasına oturmasıdır.

Oyalanma ve çözümsüzlüğün en karlı tarafı, (P.K.K) ve (YPG) terör örgütleri olacaktır.

Yıllar önce, Mısır ile bir gerginlik yaşadık. Şimdi tamir etmek için, yırtınıp duruyoruz.

Dış politikada inatçılık ve duygusallık yer bulmaz.

Amaç ülke çıkarları ile örtüşerek, en doğru yolu bulmak olmalıdır. Son günlerde, Suriye sınırında, yeni bir harekat olanağı yönünde, duyumlar alıyoruz.

Bu harekat öncesi çok detaylı bir durum analizi yapmalıyız.

Geçmişte aldığımız kararlara, takılıp kalamayız. Bu gün yep yeni olaylarla karşı karşıyayız.

Rusya ve özellikle Amerika’nın yapmış olduğu plânları bozmalıyız.

Suriye ile görüşme yapmak hem bu iki ülkenin planlarını bozacaktır, hemde (P.K.K) ve (YPG) ‘yi zora sokacaktır.

Dış politikada, inatçılığa ve duygusallığa yer yoktur.

GÜNÜN SÖZÜ

En iyi adamlar, sokaktaki adam gibi düşünenlerdir.

“GREVİLLE”

OBEZ MİYİZ?

OBEZ MİYİZ?

TÜİK ve TOAD derlemeli ve obez miyiz sorusuna yanıt bulacağımız bir yazıyla süslemek istedim bu haftaki köşemi.

Bilmeyenleri Google karıştırma zahmetine sokmadan, kısaltılmış halleriyle yazdığım TÜİK ve TOAD’ ın açılımlarını hemen yapayım;

TÜİK: Türkiye İstatistik Kurumu
TOAD: Türkiye Obezite Araştırma Derneği.

Türkiye İstatistik Kurumu’ nun verilerine göre iki sene içinde 15 yaş ve üstü vatandaşlarımızın oranı %21.1′ e yükselmiş. Bu oran son iki yıl baz alındığında oldukça yüksek bir rakam.

Hele ki korona virüsle yaptığımız mücadele düşünülürse, obeziteye kendini teslim etmiş bireylerin ölüm risklerinin daha yüksek olduğunu belirtmekte fayda var.

Konunun pandemi dönemiyle ilgili risk açıklamalarını yapan kişi ise Türkiye Obezite Araştırma Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Dilek Yazıcı.

Pandemi haricindeki normal şartlar altında yaşadığımız geçmiş dönemlerde bile obezitenin birey için risk teşkil ettiği ve pek çok hastalığın temelini oluşturduğu düşünülürse, içinde olduğumuz süreçte bu riski 3′ e 5′ e katlamaması olanaksız olurdu zaten.

Yani obezite gerçek bir tehlike!

Ben işin bilimsel kısmına ve ince detaylarına dalmadan, teknik açıklamalarını ise konunun bilirkişisi olan Prof. Dr. Dilek Yazıcı’ ya bırakarak, neden obezitenin son iki yıl içinde ölüm riskini arttıracak düzeye geldiği kısmına değinmek istiyorum.

Sözün özü, obezitenin sosyoekonomik, sosyokültürel ve bunların getirisi olan psikolojik düşüşlerin üzerinde durmak istiyorum ki bedeninde obezite hastalığına ev sahipliği yapmaya başlayan bireylerin bir süre sonra psikolojik olarak yıprandığı da gün gibi ortada.

Konunun buraya gelmesi içinse son iki yılımıza bakmak yeterli olacaktır sanırım! Zira, yaşamlarımızda her ne olduysa son iki yılda oldu! Yani pandeminin başlamasıyla.

Pandemi pek çoğumuzu farkında olmadığımız bir tembelliğe ve hazırcılığa sevk etti! Eve kapandığımız süreçlerin uzaması ile zaten spora meyilli olmayan halkımız büsbütün hareketsiz kalarak obezitenin alt yapısını oluşturmaya başladı.

Bu yetmezmiş gibi, kazançlarımız düştükçe, sanki ona inat edercesine rahatımıza olan düşkünlüğümüzün de artmasıyla birlikte “Kap getir! Al getir! Ye bitir!” tarzında olan ve evimizin önüne kadar getirilen hazır gıda tüketimlerimizin ivme kazanması da obezitenin önünü enikonu açtı.

Ve dürüst olalım! Yediğimiz oranda yağ yakmadık veya insan vücudu için daha sağlıklı olan tencere yemeği yapma eziyetine girmek istemedik!

Böylece şiştikçe şiştik…
Ve üzerimize eklenen her kiloda kendimize tutamayacağımız sözler vermekle yetindik; “Diyete başladım, başlayacağım!” diyerek.

Son iki yıl içinde tembelleşen ruhlarımızla birlikte bedenlerimiz de bundan payını aldı.

Genetik olarak veyahut başka hastalıklar sebebiyle ortaya çıkan obezite haricinde, bizlerin tamamen bilinçsizce tükettiğimiz besinler ve hata dolu yaşam koşullarımız sonucunda oluşan obezite için önlemlerimizi almamız gerektiği düşüncesindeyim.

Henüz yolun başındayken kendimiz için yolun sonunu daha sağlıklı getirebilmek bizim irademizde.

Toplum bazında bu yüzdenin artmasını istemiyorsak tek yapmamız gereken, bireysel olarak sağlıklı beslenme alışkanlıklarımıza geri dönmek, spor aktiviteleri yapmak ve dengeli bir yaşam sürmek. Yapacağımız bu gibi bireysel seçimlerimizle de çevremize örnek olmak hatta bireyleri bu yönde motive etmek.

Nitekim sağlık herşeyden önemli.

Esen kalın.

OY SANDIĞININ BAŞINDA NE DÜŞÜNMELİYİZ

OY SANDIĞININ BAŞINDA NE DÜŞÜNMELİYİZ

Tüm dünya genelinde, çok özel bir dönemden geçiyoruz. Böyle bir dönemde, toplum olarak birlik ve beraberlik içinde olmalıyız. Ama biz tam tersini yapıyoruz.

Her konuda, önyargılı ve kamplaşmaya özenen bir toplum haline geldik.

Cumhuriyet sevgisini ve Atatürk saygısını bile kutuplaşma haline getirdik.

Aynı dinin mensupları olmamıza rağmen, farklı mezhepleri bir barış masasında toplayamadık.

Çok çıkarcı bir toplum haline geldik. Ticarî hayatımızda, çok fırsatçı bir anlayışa kapıldık.

Mübarek ramazan aylarında yaptığımız fırsatcılığı, pandemi döneminde de insafsızca uyguladık.

Siyâset dahil, her alanda ülkemize fayda sağlayacak, projeleri tartışmayı unuttuk.

Siyâset kavga ve hakaret etme haline getirdik. Nefret ve itibarsızlaşma alanına çevirdik.

Halbuki, şöyle bir silkinip uyanmamış lazım. Emperyalist ülkelerin tüm dünyayı yeniden şekillendirdiğini göreceğiz.

Odak noktasının, Anadolumuz ve yakın komşularımız olduğunu anlayacağız.

Staretijik ortaklık konusunda, güçler arasında gidip geliyoruz.

2023 seçimlerinin, kendi hükümetimizi tercih etmekten ziyade, yabancı ortağımızın tercihi olacağını çok iyi biliyoruz.

Amerika’nın Millet İttifakını desteklediğini, çok iyi biliyoruz.

Cumhur İttifakınında, Rusya ile olan staretijik ve enerji ortaklığını görüyoruz.

Cumhur Ittifakının, İpek yolu ticaretine destek verdiğini anlıyoruz.

2023 seçimlerinde, sadece bizim iktidarımızı ve muhalefetimizi değil, yabancı ortaklıklarımızı da seçeceğiz.

O zaman oy sandığının başında, Amerika’nın, Avrupa Birliğinin, Rusya’nın ve Çin’in ülkemize karşı olan davranışlarını analiz edip, ona göre oy vermeliyiz.

GÜNÜN SÖZÜ

Yurdu savunmanın en ucuz yolu eğitimdir.

” Buckel

KATAR’A GİTME ŞANSI AZALDI

KATAR’A GİTME ŞANSI AZALDI

Bir kaç ay önce, Fransa, Hollanda ve Norveç galibiyetlerinden sonra, büyük hedefleri konuşuyorduk.

Ama son beş maçtan sonra, büyük bir çöküşün içine girdik.

Milli takıma çağrılmak için can atan futbolcuları büyük bir bıkkınlık içinde görüyoruz.

Bir maçı kazanmak için, önce kazanmayı çok istemek lazım. Üst seviyede, mücadele etmek lazım, diri olmak lazım, çabuk olmak lazım.

Toplu defans ile toplu hücumu birlikte becermek lazım.

En önemlisi galip duruma geçtikten sonra, bu avantajlı pozisyonu korumak lazım.

Kazanma alışkanlığını sürekli hale getirmek lazım. Oynadığımız pek çok maçta, açık ara önde olduğumuz halde, bu maçları galip bitirmeyi beceremiyoruz.

Son Norveç maçında, golü erken bulduk. Maça çok hızlı başladık ve ilk dakikalarda rakibimizi abondane etmeyi başardık.Ama sonunu getiremedik.

Oyunun insiyatifini, Norveç takımına kaptırdık. Oyun planımız yanlıştı. Çok uzun boylu ve fiziği güçlü rakibimize karşı, sürekli havadan oynadık.

Bana göre, Katar’da oynanacak Dünya kupasına katılma şansını kaybettik.

Son üç maçımızı kazansak bile, rakiplerimizin puan kaybetmesini, beklemek zorunda kaldık.

Milli futbolcularımızın, isteksizlik tükenmişlik içinde olduğunu hissediyoruz.

Maçları ve puanları, hep …. yarılarda ve maçın sonlarında kaybediyoruz.

(4-2) kazandığımız hollanda maçı on dakika daha uzasaydı o maçta dahi, puan kaybedebilirdik.

Doksan dakika hep birlikte, hem hücum hem defans olarak, mücadele etmeyi becermemeliyiz.

Günün Sözü

Başarının dört şartı

bilmek, istemek, cesaret

etmek ve susmaktır.

“AXEL MUNTHE”

YÜZLEŞME

YÜZLEŞME

 

En samimi yüzleşmedir insanın kendisiyle yaptığı.

 

En dürüst olduğu. En hakiki…En içten, en yalın..Yansız, yönsüz, hilesiz!

 

En azından ben öyle olması gerektiğini düşünüyorum. Öyle ya, bir insan kendine bile açık ve dürüst olamayacaksa başka kime olur ki?

 

Hepimizin dışarıya karşı bir parça oynadığı, hayatların sanal hesaplarda ve gözler önünde yaşandığı şu devirde en azından kendimize karşı sade, düz ve yalın olmamız gerektiğini düşünüyorum.

 

Bunu yapabilmek içinse elbette ki egolarımıza  pranga vurmayı öğrenmeliyiz. Malumunuz, yeryüzünde egosu tavan yapmış varlıklarız insanoğlu olarak. Hele ki bizim toplum! Ego konusunda lider olmaya aday! Hatta bazılarımız kendi dünyasında öylesine yoğun yaşıyor ki bu duyguyu, kendisiyle dürüstçe yüzleşmek şöyle dursun, gölgesine bile üstünlük sağlama ve şov yapma çabasında!

 

Buna rağmen ben insanın arada sırada da olsa kendisiyle yüzleşmesinden yanayım. Üstündeki ego pelerinini de bir yana bırakarak bunun yapılmasında fayda görüyorum.

 

Nedeni ise kişinin hayatın neresinde olduğunu net olarak görebilmesi, neleri başarıp nelerde yetersiz olduğunu anlayabilmesi için. Hatalarını, kusurlarını veya olumlu-olumsuz davranışlarının kendine eklediklerini veya kendinden eksilttiklerini görebilmesi için, sahip olduklarının veya olamadıklarının farkına varabilmesi için.

Kendi için, çevresi için ve toplum için ne kadar faydalı ya da faydasız bir insan olduğunu ölçebilmesi için.

 

Aslında bir nevi özeleştiri tadında olan ve benim ” yüzleşme” diye tabir ettiğim ve sadece kişiye özel bu mahkemenin kurulması gerektiği kanısındayım. Herkes ara ara şahsına münhasır olan bu mahkemeyi kurmalı ve kendini yargılamalı!

 

Zira insanın hayatın içinde geldiği nokta konusunda yine kendisine ayna olacak tek gerçeklik budur.

 

Yalansız, dolansız…

Sadece realitenin var olduğu bir öz hesaplaşma…

İrdeleme.

 

Bir insanın gerçekte taşıdığı ruhla ve sahip olduğu öz karakteriyle, takmış olduğu maskeler arasında sağlama yapma.

 

“Peki bunu sen yapıyor musun?” diyecek olursanız, saniye sektirmeden “Evet” cevabını veririm.

 

Evet, evet, evet…

 

Yapıyorum ve bunu yapabildiğim için, yani kendimle yüzleşme olgunluğunu gösterebildiğim için mutlu olduğumu söylemeliyim.

 

Sizlere de tavsiye ederim. Zira bir insanın kendini tanımasının, gidişatını görebilmesinin en verimli jimnastiğidir kendiyle yüzleşmek.

 

Esen kalın.

ESAS ARTIŞ ÜRETİCİ ENFLASYONUNDA

ESAS ARTIŞ ÜRETİCİ ENFLASYONUNDA

Eylül ayı enflasyon oranı 19,58 oldu.

Ağustos ayına göre bir miktar daha yükseldiğini gördük.

Kömür servis ve yurt ücretlerinde büyük artışlar meydana geldi.

Geçen ay olduğu gibi, gıda fiatlarındaki artışlarda yüksektir.

Ayakkabı ve giyim eşyası fiatları ise, bir miktar düştü.

Gıda fiatlarındaki artış, tüm toplumu ilgilendiriyor.

Bu konuda verilen mücadele, marketlere ceza kesilerek yapılmaz.

Kaynak noktalarında tedbir almak gerekir. Sebze ve meyve ihracatında ve kâr kırmak, iç piyasadaki fiatları, tırmandırır.

Bu günlerde yaşadığımız durum budur. Yapılacak iş, sebze ve meyve ihracatını sınırlamak ve iç piyasadaki mal miktarını arttırmaktır.

Tabi her aşamada denetim şarttır. Rahmetli Özal’ın felsefesini, hatırlamalıyız. Ekonomik suça ekonomik ceza uygulanmalıdır.

Tahıl ürünlerine haksız ve yüksek zam yapılırsa, bu ürünler ithal edilerek, stokçu esnaf ekonomik olarak, cezalandırılır.

Biz hep tüketici enflasyon oranına bakıyoruz. Bu oranda 19,58 dir.

Ama birde üretici enflasyonu vardır.

Eylül ayı üretici enflasyonu ise, 43,96 seviyesine çıkmıştır.Tüketici enflasyonu ile, üretici enflasyonu arasındaki makas, çok açılmıştır.

Bunun anlamı, büyük patronlar ve büyük esnaf, (43,96)lık zammı yapmış, bu zammın küçük esnaf ile marketlere akmasını beklemektedirler.

İşte hükümetin ve devletin, esas denetlemesi gereken nokta, bu yerlerdir.

İşte bu büyük patronlar, sağlık alanında, ekonomik konularda ve siyasi kulvarda, en küçük bir kriz ortamı görseler fiatları hemen yükselteceklerdir.

Eskiden ramazan fırsatçıları vardı, şimdi ise pandemi fırsatçıları iş başındadır.

Günün Sözü

Doğru bir adam Tanrının en soylu eseridir.

” A.Pope”

MİLLİ GÖRÜŞ VE OĞUZHAN ASİLTÜRK

MİLLİ GÖRÜŞ VE OĞUZHAN ASİLTÜRK

Milli görüş rahmetli Erbakan hocanın, siyasal sosyal ve ekonomik alanda varmak istediği bir hedefti. Tercihi, islam ülkeleri ile birlikteliktir. İsrail’e olan karşıtlıktır.

Ekonomik alandaki tercihi, islam ortak pazarıdır.

Ekonomideki en önemli özelliği, faize olan karşıtlıktır.

Bana göre en önemli projesi, kamu kurumlarının finansman sıkıntısını kaldırmak için önerilen, “para havuzudur” .

Bende, 1973-1975 yıllarında kurulan (MSP-CHP) koalisyonu sırasında, ve daha sonra kurulan Milliyetçi Cephe koalisyonlarının görev yaptığı dönemde, Azot Sanayi Genel Müdürlüğünde, görevliydim.

Oğuzhan Asiltürk ismini ilk kez, CHP-MSP koalisyonunun kuruluş aşamasında duymuştuk.

(MSP) den Oğuzhan Asiltürk ile (CHP) den

Deniz Baykal, bu ilginç koalisyonun kurucuları olmuştu.

Hükümet kurulmuş, Oğuzhan Asiltürk İç İşleri Bakanı, Deniz Baykal ise, Enerji Bakanı olmuştu.

Her ikisi de, 40 yaşın altında idiler.

Azot Sanayi Genel Müdürlüğü, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına bağlıydı.

Bakan ise, Abdülkerim Doğru olmuştu.

Eski Azot Sanayinin Genel Müdürü, şimdi Sanayi ve Teknoloji Bakanı olmuştu.

(1970) li yılların en zor bakanlığı, İç İşleri Bakanlığı idi.

Sağ ve sol çatışmalar çok ileri boyuttaydı ve yurt çapında grevler devreye girmişti.

Son günlerde, yaşlı ve hasta haliyle ekranlarda gördüğümüz Oğuzhan Asiltürk, (1970) li yılların en önemli siyasetcilerinden ve en etkili bakanlarından biriydi.

Deniz Baykal’da, talimatlara uymayan ATAŞ Rafinerisini, “Devletleştirme” ile tehdit etmişti.

O dönemde, her iki koalisyon ortağı da, kendi çizgisinde olmasa bile, işini düzgün yapan memurlara, dokunmamıştı.

Yekta Güngör Özden’in kardeşi olan rahmetli Yücel Özden, Azot Sanayii Genel Müdürlüğüne, atanmıştı.

Azot Sanayi Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına bağlıydı.

Yani (MSP) ‘li Sanayi Teknoloji Bakanı, Sosyal Demokrat çizgide bir Genel Müdürü, atayabilmişti.

Bu vesile ile , Oğuzhan Asiltürk’e Allah’tan rahmet sevenlerine sabır diliyorum.