Köşe Yazıları

TIKA BASA VİRÜS!

TIKA BASA VİRÜS!

İçimiz dışımız, saçımız başımız, kaşımız gözümüz, sözün özü her yerimiz, hayatımızın her santimi korona virüs olmuşken, buyrun bir de buradan yakın!
Dünya Sağlık Örgütü’ nün gündeme bomba gibi düşen açıklaması ve koronanın, yaz sezonunun açılmasıyla birlikte dünya genelinde yeniden rakamları yükselten gerçekleriyle iki arada bir derede kaldığımız bir hafta yaşadık.
Dünya genelinde kısıtlamaların hafifletilmesi ve hatta bazı ülkelerde tamamen kaldırılması ve uluslar arası geçişlerin ülkeler bazında kademeli olarak açılmasıyla, koronanın yeniden ivme kazanacağı olasılıklar arasındaydı zaten.
Ancak hepimize “hoppalaaa” dedirten konu, Dünya Sağlık Örgütü’ nün yaptığı ve daha önce “domuz gribi” diye tanımlanan fakat bu kez onun farklı versiyonu olan yeni virüs!
Belirlenen yeni virüsün veya evrim geçirerek tekrar hortlayan eski domuz gribi virüsünün teknik ismini, bununla ilgili detayları ve semptomlarını burada yazmadan, konunun direkt genel hayatı ilgilendiren yönüne değinmek istiyorum.
Sizin de benim gibi “bir bu eksikti” dediğinizi duyar gibiyim.
Bundan aylar önce, dünyaca önde gelen bilim insanları, bildiğimiz çağın ve eski düzenin artık geride kalacağını, yepyeni bir çağa adım attığımızı öngörmüş ve hatta bu yeni çağa dudak altından ” biyolojik çağ” adını vermişlerdi.
Yani benim anladığım şu ki; bildiğimiz silahların yerini yeni silahlar almış gibi görünüyor!
Bunun da adı; “tanımlayamadığımız öldürücü virüsler”…Biri henüz bitmemişken hatta bitmesini bırakın onunla yaşamaya henüz alışamamışken, insanoğlunun başka bir virüs haberi alıyor olması üzücü.
Sizi bilmem ama benim aklımda yine deli sorular! Hem de onlarcası…
Ne yani bu virüsler durdu durdu da üst üste mi patlak vermeye meyil etti?
Veya bunların -sözüm ona- bir anda hortlamasına yol açan nedir?
Yüzyıllardır var olan domuzlar neden son yıllarda virüs kaynağı haline geliverdi? Veya kuşlar ya da virüslere sebep olduğu söylenenen adı geçen başka bazı hayvanlar?
Şimdi yazacağımı benim gibi bir bilim aşığı insana belki çok konduramayabilirsiniz ama bunu yazmadan bu yazıyı sonlandırmam olanaksız;
Acaba diyorum, yaradılıştaki sistem üzerinde sözde bilim adına! fazla mı kurcaladık bazı şeyleri?
Olması gereken ve olan yaradılıştaki orijinalliğin üzerinde gereğinden fazla mı oynadık veya oynuyoruz?
Ben bunları düşünmeden edemiyorum sevgili okurlar.
Siz ne derseniz?
Yoksa var oluştaki o muazzamlığı biz mi bozuyoruz?
Bazı şeyler olduğu gibi mi kalmalıydı? Özellikle genetik üzerinde yapılan türlü çalışmalar hiç yapılmamalı mıydı?
Dedim ya; aklımda onlarca deli soru!
Sosyal mesafeyi koruyarak yaşam sürmeyi alışkanlık haline getireceğiniz mutlu yaz günleri diliyorum.
Esen kalın.

“ÇİN’DEN TÜRKİYE İÇİNDE DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR TÜRKÜ HAKKINDA TARİHİ YALANLAR FAALİYETİ VE ŞİİR’İM”

“ÇİN’DEN TÜRKİYE İÇİNDE DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR TÜRKÜ HAKKINDA TARİHİ YALANLAR FAALİYETİ VE ŞİİR’İM”

 

29 Haziran 2020 Çin Büyük-elçilikten skandal broşür yayını… Doğu Türkistan’daki Müslüman soydaşlarımıza acımasız zulümler gerçekleştiren Çin yönetimi, soykırım faaliyetler inkarını topraklarımıza kadar taşıdı. Çin Halk Cumhuriyetinin kuruluş yıl dönümü vesilesiyle İstanbul’daki Çırağ-an Sarayında, Çin Ankara Büyük elçiliği tarafından hazırlanmış bir broşürde başlık Terörizm ve Aşırılıkla mücadele, İnsan haklarının korunması yazısında gizlice İslama saldırı ve Uygurların, Türk kökenli olmadığı ve sonradan zorla Kara hanlılar tarafından Müslüman yapıldılar ifadeleri tarihi saptırarak yalan asimilasyonları Türkün topraklarında rahatça söz konusu yapabiliyorlar ve kimseden ses yok… Çin zulmüne karşı sürdürülen Doğu Türkistan milli davası da sık sık ‘aşırı dincilik’ ve ‘terör’ yafta-lamalarıyla hakir gösterilmeye çalışılıyor. Çin, yıllardır sürdürdüğü buna benzer çirkin algı operasyonlarıyla Doğu Türkistan’daki sömürge ve zulüm faaliyetlerini, dünya kamuoyuna unutturmaya çalışıyor.

*

Bu skandal broşüre, Neden? Kimse tepki göstermez… Çin’in ahlaksız hamlesini gündeme taşıyan İsa Yusuf Alptekin Vakfı Başkanı Doç. Dr. Ömer Kul, davete katılan tanınmış isimlerin bu çirkin broşüre karşı tepkisiz kalmasını eleştirdi. Çin’in Ankara Büyük-elçiliği, Çırağ-an Sarayında verdiği  resepsiyonda aralarında milletvekilleri, üst düzey bürokratlar, sivil toplum kuruluşu temsilcileri, gazeteci ve akademisyenlerin de olduğu davetlilere, 42 sayfalık bir broşür dağıttı. Bu broşürü davetlilerin herhangi birinin okuduğunu düşünmüyorum çünkü okunmuş olsa baştan sona , İslam dinini aşağılama ve Türklüğü yok sayma üzerine bina edilen bu propaganda broşürüne en azından tarih bilgisi olanlar itiraz eder, aralarından biri “bu olsa olsa Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktır, bu ne cür’et” derdi. Çin’in algı oluşturma ve propaganda konularında ne kadar mahir olduklarını bilmeyenlere tavsiyemiz Çin Komünist Partisi zihniyeti sizi suya götürür susuz getirir, demedi demeyin. Yarın çok geç olmadan uyanalım, uyanık olalım, titreyelim ve kendimize gelelim” Türk devletini yöneten siyasi iktidar Çin ile her konuda yapılan anlaşmalara çok.çoook dikkat. Güzel ülkemin Güzel Bursa Gemlik insanları tüm iyilikler ve güzellikler sizlerin olsun,

*

GÖK BAYRAĞIM EBEDİ DALGALANSIN BENİM

Türkün öz yurdu doğu Türkistan’dan,

İşkence soykırım zulme uğrayan benim.

Vatanım, bayrağım, toprağım, esir edilen,

Çin zaliminin zulmüne uğrayan benim.

*

Doğu Türkistan Tarihte dinmedi göz-yaşın,

Oluk oluk aktı şehitler kanın,

Turan ellerinde sizi unuttular sanmayın,

Kızıl Çin ebedi düşmanım benim.

*

Kendi öz yurdumda çöl oldum,

Bahçemde renkli gülerim sarardı soldum,

Adım Türk, Müslüman olmak mı sucum,

Çin vampiri ezeli düşmanım benim.

*

Müslüman âlemi kopuk geçmiş kendinden,

Türk dünyası şaşkın bakar içinden,

Zalim Çin çekmiş seti başından,

Kavim gard aş duy sesimi benim.

*

Mehmet derki yurdumu kimse silemez,

Çin zalimine mazlumun ahları kalmaz,

Yeniden bir diriliş destanı yazacağız,

Gök bayrağım ebedi dalgalansın benim.

Y.T :12.03.2019

HAZİRAN BİTERKEN…

HAZİRAN BİTERKEN…

 

Ve nihayet 2020′ nin bir ayını daha tüketip bitirmek üzereyiz!

 

“Nihayet” diyorum çünkü tüm sempatimizle karşıladığımız 2020’nin pek de hayırla, uğurla ve keyifle geçip gitmemekte ısrarcı olduğunu hep birlikte tecrübe ediyoruz.

 

Dile kolay, altıncı ayını da devirmekte olduğumuz bu yılın bizlere sunduklarına bakınca neden bir an önce “geçip gitsin, bitsin artık” diyerek, neredeyse dualara gark olduğumuzu anlamamak mümkün değil.

 

İsterseniz birlikte suya sabuna dokunmadan, yamacından geçerek, haziran ayına kısaca göz atalım.

 

Bu ay da koronalı yaşam tam gaz devam ederken, hem ülkemizde hem de dünya ülkelerinde yaşayan milyarca insan bunalmanın ötesinde bir zihin yorgunluğu içindeydi.

 

Başından beri umursamayanlar yine umursamaz tavırlarla “eller havaya” modunda şuursuzca yaşamaya devam ederken, bu işin ciddiyetini anlayanlar, bilenler aynı hatta daha fazla bunalmış bir modla hem tedbirlere devam etti hem de bu illetten tek kurtuluşumuz olan aşının bir an önce bulunması için dualar ve dileklerde bulundu.

 

Haziran ayında bana göre diğer dikkat çekici durum ise şuydu; uzmanların dilinden “Süper hücre” kelimelerinin telafuzunu ilk defa duyduğumuz ay oldu bu ay. Artık nur topu gibi bir iklim değişikliğimiz var!

Bundan sonra bizi bırakmadan, ara ara kendini hatırlatacak olan başkaca sevimsiz bir değişim! En acı tarafı ise, kısacık süren bu süper hücre dediğimiz hava olayının can almış olması.

 

Aslında kendisiyle geçen senenin temmuz ayında tanışmış olmamıza rağmen, bununla ilgili tüm açıklamalar, olasılıklar ve bu afetin gerçekleştiği anlarda alınacak önlemlerin duyurusu için neden bir sene beklenmiş olduğunu anlayamadım! Bu da işin başka bir boyutu.

 

Yine haziran ayında kendinden bahsettiren irili ufaklı depremleri söylemeden geçemeyeceğim. Kaldı ki işin ehillerine göre büyük deprem kaçınılmazmış. Bu çarpık yapılaşmada buna dair önlemi nasıl alacağımız konusunda en ufak bir fikrim yok. Kaldı ki İstanbul gibi ,binaların üst üste bindiği bir şehirde hangi önlemi, nasıl alabileceğimiz konusunda diller suskun!

 

Sevgili okurlar, bu üç konu bile sanırım haziran 2020′ yi tanımlamaya yeter de artar bile. 2020′ den bir ay daha harcamış olmak, atlatılan bunca badireye bakıldığında “zafer” niteliği taşıyor bence!

 

Gerçi 2020′ nin yarısını aşmak üzere olduğunuz şu günlerde gelecek ay ve yıllarda bizi nelerin beklediğini bilmiyoruz elbette ama dileğim o ki; gelecek zaman dilimi şu geçirdiğimiz evreden daha ferahlatıcı olur umarım. Dilerim ” beterin beteri var” deyiminin karşılığını bulmayacağımız güzel aylar ve yıllar yaşarız.

 

Yaz günlerinde bir parça soluklanmanız dileğiyle,

 

Esen kalın.

 

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Nasıldır

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Nasıldır

Güçlendirilmiş parlamenter sistem demek çok partili bir meclis aritmatiği demektir.

Çok partili meclis aritmatiği demek koalisyon hükümetleri dönemi demektir.

Aslında çok partili bir hükümet iktidar olmaz.

Bu türlü bir hükümet yapısında iktidar bürokratik yapıdadır.

,başbakan Erbakan bir koalisyon ortağı iken Yargıtay başsavcısı Vural Savaş Erbakan’ın partisini kapatmıştı.

Meral Akşener koalisyon hükümetinin İçişleri Bakanıydı.

Genelkurmay birifing dinlemeleri için bütün valilerin Genelkurmay’a gönderilmesini istemişti.

Akşener bu teklife karşı gelince süngülenme tehdidi ile karşı karşıya kalmıştı.

Lafa gelince yasama, yürütme ve yargı ayrı kuvvetlerdir deriz.

Ama bürokrasinin bazen asker kanadı bazen yargı kanadı bu kuvvetler ayrılığına hiç riayet etmediler.

Ayrıca koalisyon ortaklarının protokol görüşmeleri sırasında yaşadıkları nı da hatırlamalıyız.

Bakanlıların paylaşımları sırasında tam bir meydan savaşı yaşanırdı.

Kritik ve çok personelli bakanlıkların paylaşımı sırasında koalisyon ortaklığı bozulacak noktaya gelirdi.

Yatırım bakanlılarında da çetinpazarlıklar yapılırdı.

Sıra devlet bankalarının paylaşılmasına gelince görüşmeler çatışma haline dönüşürdü.

En kolay bakanlık tayini milli savunma bakanlığında olurdu.

Çünkü gelmesi gereken ismi asker belirlerdi.

Hükümet güvenoyu aldıktan sonra ise ortakalr arasında menfaat savaşları başlardı.

Üst bürokratlar ortak kararname ile tayin edilirdi.

İmzalar tamamlanıncaya kadar pazarlıklar devam eder, tayin edilecek bürokrat ise cehennem azabı çekerdi.

İşte partiler arasında ki bu menfaat mücadelesi siyaseti ve hükümeti yıpratır, sote de bekleyen bürokrasiyi güçlendirirdi.

Çünkü devletin sistemi ve arşivi bürokrasinin elindeydi.

Bürokrasi böyle çok parçalı hükümetlerden korkmazdı ve kısa sürede brbirlerine düşeceklerini iyi bilirdi.

O günleri yaşayan Akşener’in eskiye dönüş konusunda ki ısrarını anlamış değiliz.

Uygulamada olan Cumhurbaşkanlığı sisteminde parlemento ile Beştepe arasında bir kopukluk olduğunu seziyoruz.

Bahçeli’nin milliyetçi çizgisi ve tok gözlü duruşuyla sistemin ayakta kaldığını görüyoruz.

 

Günün sözü,

Yumuşak olma ezilirsin,

Sert olma kırılırsın.

“Victor Hogo”

 

TURKCELL  VArlık Fonunda ve Bir Anı

TURKCELL  VArlık Fonunda ve Bir Anı

Yakın zaman içinde kurulan Varlık Fonunun  ülkemizin 3 GSM şirketinden birisi olan Turkcell’in yüzde 26,2 hissesini satın aldığını duyduk. Turkcell gibi stratejik bir kuruluşun devlet kontrolüne geçmesine son derece sevindik. Özal  zamanında , 1980 li yılların ortalarında tüm devlet kurumlarında özelleştirme çalışmaları yapılıyordu. Çok uluslu Price Water House firması da Azot Sanayiyi inceliyordu. 65 yaş üstü yabancı uzmanların, özelleştirilmesi düşünülen firmalarda özel odaları vardı. Teknik, ticari, mali ve hatta özel her türlü konuda bilgi alma yetkileri de vardı.

Özal’ın etki ve direktifleri sonucunda tüm kamu kuruluşlarında biz özelleştirme rüzgarı esiyordu. Özelleştirmelere karşı çıkanlar ise ekonomi bilgisinden yoksun ve çağdışı olmakla suçlanıyordu. Aslında özelleştirmelere mesafeli olanlar biler, Beykoz ayakkabı fabrikasının  ya da Nazilli basma fabrikasının özelleştirilmesine karşı değildiler. Ama Tüpraş’ın, TEK’in, PTT’nin, Petkim’in ve benzeri stratejik kurumların özelleştirlmesinden rahatsızdılar. Çünkü bu tür kurumlar ekonomi için birer silahtılar. Nitekim 1990 yılındaki körfez savaşından sonra Petrolün ne kadar önemli olduğunu iyice öğrendik. Geçmişte ingiliz başbakanı Churcilin 1 gram petrol 1 gram kandan daha önemlidir lafını iyice anladık.

Koronavirüs sürecinde şimdiye kadar uyguladığımız bütün ekonomik ezberlerin bozulduğunu göreceğiz. Bazı büyük şirketlerin kçük özel şirketleri satın aldığını göreceğiz. Özelleştirme ezberinin bozulacağını ve devletin özellikle enerji konusunda bazı şirketlerin devletleştirilmesine talip olacxağını göreceğiz. Artık batıya karşı olan özelleştirme mecburiyetimiz bitmiştir.

Varlık fonunun enerji ve iletişim konusunda daha radikal adımlar atmasını bekliyoruz. Özellikle enerji ve iletişim konusunda devletin stratejik kurumlara ortak olmasını istiyoruz. Ama bu kadrolara liyakatli ve milliyetçi isimlerin atanmasını arzu ediyoruz.

Günün Sözü

Sorgulanmayan bir yaşam

Yaşanmaya değmez

Sokrates

 

 

 

 

 

İNSANLIĞIN MASKE İLE SINAVI!

İNSANLIĞIN MASKE İLE SINAVI!

 

Aylardır yetkililerin adeta yırtınarak (ki normal vurgu ile yapılan söylemler yetmedi!) söyledikleri maske, sosyal mesafe, hijyen uygulamalarındaki tavsiyeler çok şükür ve nihayet zorunlu hale gelerek, maske takmayanlara da para cezası getirildi.

 

Hem yetkililerin hem de sağ duyulu insanların en çok üzerinde durduğu konu maskeydi oysaki.

 

Her Allah’ ın günü, aklı erenlerin dediği en önemli şey;

 

Maske

Maske

Maske oldu.

 

Haklılar mı?…Yerden göğe kadar hem de.

Bunu bize şart koşmakta bir menfaatleri var mı?

El-cevap; asla.

 

Kelimenin kaba tabiriyle bir kez daha söylüyorum; halk bu ikazlarını ciddiye alsın diye resmen bağır çağır, her fırsatta yırtınarak bu uyarıları yaptılar ve hâlâ yapıyorlar.

 

Biz anladık mı peki?

Yine el-cevap; hayır.

 

Nihayetinde para cezası ile karşılık bulan zorunlu bir uygulama ile, maskesiz dolaşmak yasak hale geldi.

 

Niye ve neden buna ihtiyaç duyuyoruz?

 

Tamamen bizlerin iyiliği ve toplum sağlığı için yapılan uyarıları dikkate almayıp, niye mecburiyet potasına sokuyoruz kendimizi? Niye yasakları seven bir yapımız var? Niye illa ki para cezasını görünce, tamamen bizim iyiliğimiz için olan bir uygulamayı bu vesileyle zorunlu olarak yapıyoruz?

 

Şayet uyarıları dikkate alarak, bunun kendi sağlığımız ve toplumun yararına olan bir uygulama olduğunu kavrayabilseydik, sokakta maske için polis denetimlerine, para cezalarına mâruz kalır mıydık?

 

Bakın, bizlerin boşverdimciliği ve umursamazlığı aynı zamanda kolluk kuvvetlerine ve diğer görevlilere de ek yük getiriyor. Buna hakkımız var mı?

 

Niçin empati yapma becerimizi bir türlü kullanamıyoruz?

 

Ve niçin anlayışı kıt bir insan topluluğu imajı çizerek, yasaklardan ve cezalardan hoşlanır hale geliyoruz?

 

Biz niye böyle bir toplum olmakta ısrar ediyoruz?

 

Niye söylenenleri anlamamak için ayak diriyoruz?

 

Yasağa ve cezaya rağmen, canlı yayında gördüklerim yine dehşet verici idi! İsterseniz görmeyenleriniz ve izlemeyenleriniz için kısaca üzerinden geçeyim.

 

Maske takma zorunluluğu ile birlikte halkın bu uyarıları dikkate alıp almadığını kontrol etmek için halkın arasında gezip, vatandaşı uyaran kolluk kuvvetleri, insanları nazikçe maske takmaları konusunda uyarırken manzara şu idi;

 

Maskeler kişi erkekse ceplerden çıkıyor,eğer kişi kadınsa el çantasından çıkıyor!

 

Var ama takmıyorlar.

 

Sanki keyfi bir şeymiş gibi!

 

Öncelikle kendi hayatlarıyla oynadıklarının farkında bile değiller. Yani zorunlu ve para cezası uygulaması olmasa, erkekler ceplerine kadınlarsa çantalarına bile koymayacak o maskeleri.

 

Bunun nesini anlamıyoruz, ben de bunu anlamıyorum.

Yanınıza polis gelip maskenizi sorduğu için değil,

Zorunlu olduğu için değil,

Para cezası olduğu için değil,

Bunların hiçbiri için değil, kendiniz için yapmalısınız bunu ey insanlar!

 

Erkekleri maske takmak sıkıyormuş ve sıkıldıkları için takıyormuş gibi yapıyorlar (çene altına alınan ya da boğaza indirilmiş maskelere bakınız).

Ey erkek milleti! öte tarafta sizin bu sıkıntınız hiç umursamayacak! Bilin istedim.

 

Kadınların pek çoğu ise, efendim rujlarının rengi, dudak dolgunlukları vs ortaya çıkmıyormuş ya ondan takmıyorlar. Hatta ulu orta maske takan kadınların bazıları, dudaklarındaki ruj rengi ve yüz bütünlüklerindeki sözüm ona güzelliklerini belirginleştirmek için, maske taktıkları zaman göz makyajlarına ağırlık verir olmuşlar! Neymiş, zaten maskeden dolayı bütünüyle ortaya çıkmayan yüzleri göz makyajlarıyla öne çıksınmış.

 

Ahhh be hemcinslerim, o kadar dert etmenize gerek yok. Zira diğer tarafta rujunuza, allığınıza süsünüze püsünüze bakılmayacak. En iyisi siz sağlığınızı düşünün önce. Hem zaten en büyük güzellik doğallık değil midir?

 

Bakın ne güzel fırsat size! Maske bahanesiyle bunu da öğrenmiş olursunuz böylece. Fırsat bu fırsat!

 

Sevgili okurlar, diyeceğim o ki siz siz olun yapılması gereken bir şeyi gerçek farkındalıkla birlikte kendiniz için yapın, sağlığınız için yapın.

 

İnanın ki sürdüğümüz hayatta sağlıktan daha önemli ve değerli hiç bir şey yok.

 

Sevgi dolu ve maskeli günler dilerim.

Esen kalın.

 

“BABANIN ÖNEMİ VE ŞİİR’İM”

“BABANIN ÖNEMİ VE ŞİİR’İM”

Yüce Allah (cc), insanın ve bütün kâinatın yaratıcısıdır. Anne babalarımız ise dünyaya gelişimizin sebebidirler. Yeni doğan bir çocuk hayatını devam ettirebilmesi için zaruri ve tabii ihtiyaçlarını karşılamaktan acizdir. Bakıma, himayeye, sevgi ve şefkate muhtaçtır. Bu küçücük çocuğa bakacak, onun her türlü ihtiyaçlarını, olumsuzluk ve imkânsızlıklara rağmen kendi hayatını dahi tehlikeye atarak koruyacak, himaye edecek, büyütecek, yedirip içirecek olan yegane varlık onu doğuran annedir. Anneler ilahi rahmete benzer, hep verirler, karşılık beklemezler. Kendileri yemezler çocuklarını yedirirler, giymezler giydirirler, içmezler içirirler, uyumazlar uyuturlar, gülmezler ama çocuklarını güldürürler. Hep fedakârlık yapar annelerimiz. Çocuklarının bakımından temizliğine, eğitiminden yetişip büyümesine ve her türlü ihtiyaçlarının karşılanmasında anne ve babaların gösterdiği ilgi, alaka ve titizliğin derecesini kelimelerle ifade etmek adeta imkânsızdır. Anne babalarımızın üzerimizdeki hakları çoktur.Tüm babalar günü kütlü olsun…

MEKANIN CENNET OLSUN BABAM

Sen aldırmadın çileye derde,

Zorlukları çabuk aşardın Babam.

Ağzından kem laf etmezdin de.

Sen doğrulukla yaşardın Babam.

*

Kolların kanat açarken bize,

Çilenle hastalığa almıştın vize,

Yoktu kalbinde karanlık ize

Sen şerefinle yaşardın Babam.

*

Akraba üstünde çoktur emeğin,

Herkese yedirirdin aşın ekmeğin,

Sofranda misafire olmazdı eksiğin,

Sen şerefinle yaşardın Babam.

*

Hatırladım duygularım kabardı yine,

Her sabah üçünde tefekkürünle

Para mevki olmazdı seninle

Sen inancınla yaşardın Babam.

*

Hakkında döksem gönül bendimi,

Derya olur taşar yaşadıklarını

Kadir kıymetini bilmeyen densizleri

Sen doğrularla yaşardın Babam.

*

Mehmet der hürmet sağlıkta,

Gün olur ömrü biter ya,

Evlat-ta baba olup anlayınca,

Mekanın Cennette olsun Babam.

Y.T:21.06.2020

Yeni Vakada Sinsi Tırmanış

Yeni Vakada Sinsi Tırmanış

Koronavirüsle mücadelede sağlık bakanlığı tarafından son günlerde yayınlanan rakamlardan endişe duyuyoruz. Günlük vefat sayısı bir aşağı bir yukarı aynı çizgide devam ediyor. Ama günlük vaka sayısında görülen sinsi tırmanma hepimizi korkutuyor. Normalleşme öncesi günlük vaka sayısını 700 lü rakamlara kadar düşürmüştük. Ama melesef son bir kaç gündür tekrar 1000 sınırını geçtik.  Ayrıca yoğun bakımdaki  hasta sayısı ile entübe hasta sayısının artması da hepimizi ürküttü.

Aslında salgının hızlı döneminde de yeni normal dönemde de olmazsa olmaz mecburiyetlerimiz var. Eğer toplum olarak maske takmayı ve sosyal mesafeye uymayı  benimsemezsek  hem çok insan kaybına uğrarız hem de dünyanın taktir ettiği sağlık sistemini tıkarız. Televizyonlarda tüylerimizi diken diken eden örnekler görüyoruz.  Büyük çukurların yanı başında dizilen tabutları unutmayalım.  Bazı ülkelerden gelen hastane koridorundaki hasta görüntülerini unutmayalım. Bu hastalıkta güçlü bağışıklık kadar hastanede bakım da çok çok önemlidir.  Ama yeni bir dalga yaratır ve sağlık sistemini tıkarsak  bir kaç ay önce acıdığımız ülkeler seviyesine gerileriz.

Ekonomiye yoğunlaşmak normal hayata dönme anlamı taşımaz.  Ekonomik canlılığı sağlık ve salgın tedbirleri ile beraber sağlamak durumundayız. Yeni bir dalgayı sadece 65 yaş üstüne getirilmesi planlanan kısıtlamalarla önleyemeyiz. Çünkü her işin başı sağlıktır. Bu bakımdan maske takmaktan ve sosyal mesafeyi korumaktan başka çözüm yok gibi duruyor.

Sağlık bakanının her toplantı sonrası  bıkıp usanmadan tekrar ettiği gibi tedbirlere uymalıyız. Görünen o ki bundan sonraki yaşantımızda sürekli bu benzeri pandemilere alışmak zorunda kalacağız. İster istemez yeni hayatımız maskeli ve sosyal mesafeli olacaktır.

Günün Sözü

Yazana zorluk vermeyen yazı

Okuyana da zevk vermez

S Johnson

 

Koronavirüs Günlerinde Enflasyon

Koronavirüs Günlerinde Enflasyon

Enflasyon paketi  418 maddelik  mal ve hizmet kaleminden oluşuyor. Mayıs ayı enflasyon hesaplarında 66 kalemde düşüş olduğunu 282 kalem mal ve hizmette artış olduğunu ve 70 kalem mal ve hizmette de herhangi bir değişim olmadığını öğrendik. İşte bu rakamalr 10,94 düzeyindeki yıllık enflasyonu 11,39 seviyesine taşımış oldu. Bu oranların mal ve hizmet alanlarına göre dağılımı ise şöyle oldu. En yüksek artışı yüzde 6,85 ile giyim ve ayakkabı da gördük. İkinci sırayı ulaştırma sektörü aldı. Üçünsü sırada ise yüzde 1,9 ile çeşitli mal ve hizmetler var.

Koronavirüs salgınının sağlık sektöründen ekonomiye, futbolcu ücretlerine kadar  bir çok alana etkisi olduğunu gördük. Bu salgının enflasyondaki yol haritasını da değiştireceği izleyip göreceğiz. Geçmiş yıllarda sebze meyve bolluğu nedeni ile yaz aylarında enflasyonda tüketici lehine gelişmelere tanık oluyorduk. Bu sene ise gerek sebze meyve fiyatlarında gerekse konaklama ve ağırlama hizmetlerinde çok yüksek bedeller ile karşılaşacağız. Ev karantinasından bunalan insanların tatil yerlerine yapacağı akının tatillerin yüksek maliyetlere ulaşmasına yol açacağı kesindir.

Her ne kadar faiz oranları 8,8 oranına kadar inse de bu iyileşme sıradan normal insanların hayatına olumlu yansımayacaktır. Esas tehlike Eylül ayından sonra yaşanacaktır. Mart ayında bir varil petrol 20 dolar seviyelerinde iken bu gün,  34,50 dolara yükselmiştir.

Sağlık alanında koronavirüste ikinci dalga olmasa da ekonomik alanda daha etkin bir dalga ile karşılaşacağız. Bu günlerde geri planda kalan işsizlik sorunu ise sonbaharda yönetimin başını ağrıtacaktr. Tanrı yaşadığımız bu salgın sürecini en az hasarla geçirmeyi nasip etsin.

Günün Sözü

Kusurların en büyüğü;  insanların

Tüm kusurlarından habersiz olmasıdır.

Thomas Cargle

KORONALI TURİZM!

KORONALI TURİZM!

 

Kıyamet gibi etraf!

 

Almanya’dan havalanan ilk uçakların Antalya semalarında belirmesiyle yurtdışı turizmini de hayırlısıyla açmış bulunmaktayız!

 

Ülkemizin üç aylık kazanç kapısının büyük bir bölümünü oluşturan turizm adına sevinçliyim ancak dört aydır bunca yaşadığımız eziyetlerden sonra şekil bu mu olmalıydı, bilemiyorum.

 

Koronanın bir anda bitmiş olmasına kimse beni inandıramaz. Ya da madem bu kadar tehlikesizdi, o halde dünya insanları olarak ne diye bunca sıkıntıya katlanıp pek çoğumuz aşından ekmeğinden oldu?

 

Bütün bu olup bitenleri anlayananız varsa beri gelsin!

 

Virüs taşıyıp taşımadığı bile belli olmayan turistlerin ülkelerinden çıkarken tamamen denetimsiz ve kontrolsüz olarak çıktığı ve sınırlarımıza geldiği haberleri üzüntü verici.

 

Türk yetkililerin aldığı önlemler sonucu sınır havaalanları ve hava limanlarımızda her gelen uçaktaki yolcuların sağlık kontrollerinin yapıldığı söylense de bunun ne kadar yeterli olduğu tartışılır. Zira yüzlerce yolcu uçakta yan yana, dip dibe oturuyor ve maskeler fora bir şekilde özgürce hareket edip her yere dokunup yiyip içiyorlar.

 

Siz ne kadar sağlıklı olsanız da uçuştan önce, belli metrekare içindeki uçakta bir ya da bir kaç saatlik uçuş esnasında sizin dışınızda bir hastanın temas ettiği yere dokunsanız dahi iş bitiyor!

 

Mantıkla baktığımda benim aklımdan geçenler bunlar oluyor ister istemez.

 

Her gelene 14 gün karantina şartı koymuş bizimkiler. Nerede, nasıl, hangi şartlarda?

 

Kusura bakmayın ama koronalı yaşama kademeli ve bilinçli geçiş için ” evet ” derken ben, bir anda bu derece açılmaya ısrarla ” hayır ” diyorum.

 

Ve hayır, bilim insanı değilim, doktor değilim veya uzaktan yakından bu işin içinde olan bir meslek grubundan da değilim. Kaldı ki bunları yazabilmem için bu grupların her hangibirine dahil olmama da gerek yok!

 

Bir parça düşünme ve analiz yeteneği olan herkesin bu sonuçlara ulaşması kaçınılmaz.

 

İki kere ikinin dört ettiği gerçekler için dört aydır duyduklarımız, yaşadıklarımız ve tüm yapılan açıklamalar yeter de artar bile.

 

Yurt içi turizminde yaşanan faciayı ise bir sonraki yazılarıma saklayayım!. Zira geçen hafta sonu gördüklerim başlı başlına bir yazı konusu olacak nitelikte.

 

Tüm bunlara rağmen yine de siz siz olun çiçek gibi açılıp saçılmadan, hijyen kurallarına uyarak ve sosyal mesafenize dair tedbirleri elden bırakmadan yaşamaya devam edin sevgili okurlar.

 

Sağlık hayatınızın önceliği olsun dileğimle, esen kalın.