Köşe Yazıları

Küresel ve Bölgesel Politikaların Merkezindeyiz

Küresel ve Bölgesel Politikaların Merkezindeyiz

Yaklaşık iki aydan beri yeni ekonomik modelimize kilitlendik kaldık.

Ama bu arada hem küresel, hemde bölgesel politikalarda önemli dalgalanmalara tanık oluyoruz.

Enerji konusunda Rusya ile önemli stratejik ortağız.

Ama Ukrayna ve Kırım krizlerinde farklı çizgilerde olduğumuzu gördük.

Daha dün Yunanistan ile Doğu Akdeniz’de ortak harekata katılan Birleşik Arap Emirlikleri ile SWAP ekonomik anlaşmaları yaptık.

Her zaman Amerika, İsrail ve Yunanistan’ın çıkarlarını korur derdik.

Ama Amerika yüksek maliyetli dedi ve İsrail Yunanistan ortak gaz projesine destek vermedi.

Amerika nın her dönem Asya topraklarında gözü olduğunu ve Çin i markaja almak istediğini biliyorduk.

Başkan Biden’in yardımcılığına Hindistan asıllı bir bayan geldi.

Ve Hindistan’da Amerika’nın rotasına girmiş oldu.

Hindistan ile kavgalı olan Pakistan’tan da boş durmadı.

Çin ile ilişkilerini geliştirmeye başladı.

Dış politika bir satranç oyununa döndü.

Çatışmaları ve kurulan ortaklıkları gördükçe katı milliyetçiliğin ve koyu dindarlığın öneminin azaldığını anlıyoruz.

Bizde döneme uyduk, Mısırla, Suudi Arabistan ile ve hatta Ermenistan’la yeni sayfalar açtık.

Bölgesel politikalara ağırlık verdik.

Bosna hersek ilişkilerine yoğunlaşmıştık.

Sırbistan ve Makedonya’yı da ihmal etmedik.

Bu ülkelerin kendi aralarındaki sorunların çözümüne talip olduk.

Avrupa birliğinin bürokratik bir yapı altında hantallaştığını ve ülkelerin kişiliğini yok ettiğini anladık.

Bunu Romanya ve Bulgaristan örneğinde hissettik.

Bu karmaşık düzende yanlız kalmanın riskli olduğunu da anladık.

Ukrayna krizi konusunda Rusya, Çin ve İran’ın bir anda ortak tavır aldıklarını gördük.

Nato’ya güvenme konusunda endişelerimiz olsa da bu karmaşık dönemde Nato üyesi olarak yola devam etmek en doğru tercih olacaktır.

Ayrıca Nato üyeliğimiz Rusya ile ilişkilerimizi dengede tutacaktır.

 

Günün sözü,

Kitaplık kurmak,

İbadethane yapmak kadar kutsaldır.

“wictor huga”

NAFAKA DEĞİL, SÖMÜRÜ SİSTEMİ!

NAFAKA DEĞİL, SÖMÜRÜ SİSTEMİ!

Elimin erdiği, dilimin döndüğü ve sözcüklerimin yettiğince daima doğruları yazmaya gayret ettim. Bu köşeden sizlere seslenirken kişi kayırmadan, cinsiyet ayırmadan bunu yaptım bu güne kadar.

Kimin neye kızacağını ve tepki göstereceğini umursamadan doğruya doğru, yanlışa yanlış dedim.
Birilerine şirin gözükme çabası içerisine girmedim! Ya da birilerine yaranmak derdinde olmadım.Tıpkı az sonra döktüreceğim satırlarda olduğu gibi; dümdüz, yalın ve gerçek olanları yazdım. Hemcinslerim beğensin ya da beğenmesin!

Malumunuz, erkek egemen bir toplumda yaşadığımız hepimizce bilinen bir gerçek. Onlarca yıllık tarihimize rağmen bu işleyiş ve anlayışı bir türlü değiştiremedik. Hele son yıllarda erkek hegamonyasının tavan yaptığı, seviye atladığı, kadının git gide daha da yok sayıldığı bir dönemden geçtiğimiz ortada!

Buna rağmen…

Erkeklerin lehine olan, kocaman bir haksızlık ve sömürünün hüküm sürdüğü bir konuya dem vurmadan geçmek istemedim. Daha önceki dönemlerde de aynı hükümet tarafından masaya yatırılan ancak bir türlü yasalaştırılamayan nafaka konusunun bu ay tekrar görüşülmeye başlanması içime bir parça su serperek umutlarımı yeniden canlandırdı.

İster istemez zihnimden “Hadi bakalım, umarım bu kez yasalaşır” diyerek dilekte bulunmuşluğum bile oldu.

Nafaka konusu mevcut yasalarımızdaki varlığı ile tam bir sömürü sistemidir bence. Erkeği ömür boyu sömürme sistemi!

Kurban olanlar ise bu kez erkek milleti! Nasıl mı? İki kişinin hayatlarını mutlu olmak niyetiyle birleştirdikleri bu kutsal müessese, gün gelip de işler tersine dönüp yeni rotalar çizilmeye başlandığında tam bir kabus olabiliyor erkekler için!

Kadınların “evlenmek kadar ayrılmak da doğaldır” inanışını, “hayatını garanti altına alma” yöntemine dönüştürdükleri ve erkekler için tam bir handikap olan, geriye kalan hayatlarını büsbütün bloke eden nihai karar!

2-3 senelik evliliklerin bitiminde bile erkeğin ömür boyu ödeyeceği kocaman bir vebal! Hele bir de arada çocuk varsa! İşte o zaman erkek milletinin yandığının resmidir!

Garibim erkekler çaresizce ömür boyu ödeyecek o nafakayı! Çocuk kazık kadar olsa da bu kez eski eş tarafından yapılan sömürü sistemi başka şekilde devam edecek ve erkek yine de ödeyecek o nafakayı! Bundan kurtuluşları yok! Çünkü yasalar ayrılan eşlerde kadını bu şekilde koruma altına aldığını düşünüyor!

Nadiren de olsa birkaç onurlu kadın çıkıp da; “Hayat müşterek, çocuk senin çocuğunsa benim de çocuğum. Madem yollarımızı ayırıyoruz, o halde ben de bundan böyle başımın çaresine bakmalı ve sensiz ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenmeliyim” diyor. Demesine diyor ancak bunu sadece pek az onurlu kadın yapıyor ve söylüyor. Geriye kalan çoğunluk mu? Onlar -hele bir de çocuk varsa- ayrıldığı eski eşini yan gelip yatarak nasıl daha çok sömürebileceğinin hesabını yapıyor.

Oh ne âlâ memleket!
Elin tutuyor, kolun tutuyor, kafan çalışıyor olsa bile oturduğun yerden, hayata gram katkı yapmadan yaşamak…

Her 8 Mart’ ta kadınlarımızın eline pankartları alarak “Kadınlara Eşitlik, Biz Eşitiz” diyerek attıkları nutuklar iş nafakaya geldiğinde toz olup uçuyor nedense!

Hani eşitlik! Madem eşitiz de peki o halde, elinize pankart alacak kadar savunucusu olduğunuz eşitlik ilkesini iş nafaka almaya geldiğinde niye yok sayıyorsunuz, o vakit geldiğinde niye mağduru oynuyorsunuz ey kadınlar! Yoksa çalışmak ve üretmek zorunuza mı gidiyor? Bu zorunuza gidiyor da artık sizden çıkmış birinin ömür boyu size bakacak olması ağırınıza gitmiyor mu? Sizinle aynı masayı, aynı yatağı ve aynı evi paylaşmayan birini ne hak ve gerekçeyle ömür boyu söğüşlüyorsunuz? Ve hatta o kişinin kuracak olan yaşamını da hangi hak ile zapturapt altına almaya kalkıyor ve sırf beleş ve daha rahat yaşamak düşüncesiyle başka biriyle gönül bağı kurmanıza rağmen, eski eşten koparacağınız nafakanın derdine, yeni ilişkinizde işi resmiyete niye dökmüyorsunuz?

Hangi onur, hangi vicdan size bu hakkı verir?

Sizden ayrılan, boşandığınız erkeklerin yakasından düşün artık! Yeni kuracakları hayatlara saygı göstermeyi öğrenin artık! Ve hatta mümkünse sizler de yeni hayatlar kurun; alacağınız nafakayı hesaba katmadan! Ortak olan çocuklarınızı bu uğurda piyade gibi kullanmadan!

Kendinize biraz saygınız olsun! Erkek egemen bir toplumda yaşamak istemiyorsanız, “Kadın ve Erkek Eşittir!” pankartlarını senenin bir gününde ellerinizde değil, yüreklerinizde taşıyın! Taşıyın ki bir adamla yollarınızı ayırdığınızda, sudan çıkmış balık gibi olup, üç kuruşluk nafakanın peşine düşmeyin!

Biz kadın milletine lazım olan akıl değil, bir parça onur!

Esen kalın.

Mücadele var ama  Gol Yok

Mücadele var ama  Gol Yok

Erzurum sporu yenemedik ama iyi mücadele ettik.

Bize yakışmayan pozisyonlar vermedik.

Hatalı goller yemedik.

Daha önceki maçlarla mukayese edildiğinde ikinci bölgede daha hızlı oynadık.

Ama gol vuruşlarında başarısız olduk.

Yan toplarda çok yetersiz kaldık.

Sanki santraforumuz yokmuş gibi oynadık.

Batuhan kör fizik gücü yüksek rakip defans karşısında çok etkisiz kaldı.

Sezona çok iyi başlayan genç Kerem Şen ise temaslı oynayan sert rakipleri karşısında çaresiz kaldı.

Hava toplarında etkili ve temaslı oynayan rakipleri karşısında yılmayan bir santrafora ihtiyacımız olduğunu gördük.

Aslında pozisyon buluyoruz.

Ama bu pozisyonları değerlendirecek bir golcümüz yok.

Gaziantepte oynadığımız Türkiye kupası maçından sonra takımımıza karşı güven tazeledik.

Bu takım böyle mücadele ettikten sonra küme düşmez dedik.

Çok pozitif ve gençlere önem verenir bir teknik direktöre sahibiz.

Büyük hedefler koyarak takımımızı strese sokmayalım.

Oynayacağımız her maçı bir final havasında oynayalım.

Ve sadece önümüzdeki maça bakalım.

Hocamızı ve futbolcularımızı yıpratmaktan kaçınalım.

Bursaspor taraftarından sabır ve vefa bekliyoruz.

Son saniyeye kadar takıma destek vermeye devam etmesini istiyoruz.

Bursasporun ard arda bir kaç maç kazandıktan sonra kaznma alışkanlığına kavuşacağına inanıyoruz.

Yönetim kurulumuzdan da etkili bir santrafor takviyesi bekliyoruz.

Günün sözü

Para nasıl parayı çekerse,

Başarı da başarıyı çeker.

“Chanfort”

YENİ EKONOMİK MODELDEN NE BEKLİYORUZ

YENİ EKONOMİK MODELDEN NE BEKLİYORUZ

Yeni ekonomik model, varlık içinde yokluk yaşadığımızı fark etti.

Bankalarda, kişilerin ve şirketlerin, yaklaşık 235 milyar Dolarlık döviz hesabı vardı.

Biz ise, döviz talebini önleyemiyorduk. Birazda kendi kusurumuzdan , döviz fırtınası altında, savruluyorduk.

Atılacak ilk adım, halka güven aşılamaktı.

Bunu da, Cumhurbaşkanı Erdoğan, 20 Aralık tarihinde yaptığı konuşma ile sağladı.

Yaklaşık 20 gün içinde, 11,8 milyar Dolarlık döviz hesabı, çözülerek kur korumalı hesaba dönüştü.

Hedef tuttu ama daha sonraki günlerde yapılacak uygulamalarda önemliydi.

Nitekim, ekonomi yönetimi tüm bankalara talimatlarını verdi. Her banka, bünyesindeki döviz hesabının, ( %10 ) luk kısmını, 24 Ocakta ( TC ) ye dönüştürecektir.

Aynı talimat, 11 Mart tarihinde geçerli olacaktır.

Yani bu iki talimatla, döviz hesaplarından 30 milyar Dolarlık kısım, kâr garantili ( TL ) hesaplarına dönüşecektir.

Ayrıca 225 milyar Dolarlık ihracatlar gelecek dövizlerde, dövizin tırmanışını, durduracaktır.

Döviz fırtınasını dindirdik ama şimdi, enflasyonla mücadelede alınacak tedbirlere sıra gelmiştir.

Aralık ayındaki ( %79,55 )lik, üretici yani patron enflasyonu yüzünden, Ocak ayındaki enflasyon oranlarıda, yüksek çıkacaktır.

Yeni ekonomik modelin, sebze ve meyve ihracatını kısıtlamasını, bir kez daha yaşıyoruz.

Ayrıca, hızlı ve nokta ithalatlarla tahıl ürünleri ve yağ stoklarının, hizaya getirilmesini bekliyoruz.

Denetim konusuna çok ağırlık verilmesini, bekliyoruz.

Geçmiş yıllarda, (IMF) reçeteleri yüzünden ekonomik, sosyal ve siyasal bağımsızlığımız çok zedelenmiştir.

Yeni ekonomik modelden, halktan ve devletten yana, akılcı uygulamalar bekliyoruz.

GÜNÜN SÖZÜ

Düşünmek, ruhun kendi kendine konuşmasıdır.

“EFLATUN”

YAVAŞ YAVAŞ DEĞİL, HIZLI HIZLI ÖLÜYORUZ!

YAVAŞ YAVAŞ DEĞİL, HIZLI HIZLI ÖLÜYORUZ!

“Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındırmayanlar.

…

Yavaş yavaş ölürler bir yabancı ile konuşmayanlar.”
Pablo Neruda’ nın hayatımın belli dönemlerinde bayıla bayıla okuduğum dizelerinden alıntıdır herbir satır.

Yazımın girişine aldanıp da edebi ya da şiirsel bir yazı ile huzurunuzda arz-ı endam edeceğimi zannetmeyin!

Tam aksine, konu şiirsel olmaktan çok uzak…

Kadın cinayetleri söz konusu olur da nasıl ve hangi şiirsellikle yazılabilir ki zaten?

Kaldı ki “Kadına dokunma!” dedik, anlatamadık.
Kadın haklarını iğneden ipliğe ele aldık ama ele aldığımız konuları beyinlere bir türlü aktaramadık! “Kadın da bir canlıdır! Hiçbir canlı başka bir canlıya zarar veremez!” dediysek de yine de kendimizi dinletemedik. Hâsılı; ne dediysek ne yaptıysak olmadı, olduramadık!

Üstelik Pablo Neruda’nın dediği gibi yavaş yavaş da ölmedik, süratle ve hunharca öldürüldük. Canice, vahşice ve hatta kimi zaman haince pusu kurularak, kimi zaman da ulu orta öldürüldük.

Ve biz kadınlar, kızlar bunları yaşarken, yani pare pare dağılıp, lime lime doğranıp, gıdım gıdım ölürken kimse sesini çıkarmadı! Halktan gelen sesler hariç yukarıdan usuleten söylenen cılız birkaç kelimenin dışında kimsecikler şarlamadı, gürlemedi.

Konuya el atması gerekenler, parmak uçlarıyla tuttular meseleyi. Ivır zıvır, gerçeklikten uzak ve reele dönüştürülmeyen, laf olsun torba dolsun diye söylenmiş gelişi güzel sözlerden öteye gitmedi hiçbiri… Ve yine yapanların yanlarına kâr kalarak, yaptırımlar asılsız çıktı.

Hem bu vahşete hem de suça hüküm verecek olan yetkili merciler ise Neruda’ nın söyleminin tam aksine, vicdanlarında hoşgörünün H’ sini barındırmaktan çok öte olmayı tercih ettiler!

Ha bir de… Neruda’ nın medeni ve insani bir zihinle söylediği ve dillere pelesenk olan meşhur şiirinde adı geçen “Bir yabancı ile konuşmayanlar” kısmı ise acı acı gülümsetti beni! Zira bu ülkede yabancıyı bir yana bırakın, ölüm tehditi ve tehlikesi en yakınımızdan gelir oldu; sevgilimizden, kocamızdan, nişanlımızdan… Bizi öldürenler maalesef sözde bizi en çok sevdiğini söyleyenler!

Sonuç olarak, bizler ölmemek ve öldürülmemek için başka ne yapsak ne desek ne söylesek bilemedik. Dilimizdeki sözcükler de bitti, alıp verdiğimiz nefes de tükendi.

Öldürülmek kabullenemeyeceğimiz bir durum olduğuna göre bunu ortadan kaldırabilmek için ne yapmalıyız ne etmeliyiz bilmiyoruz ama umarım birgün birileri sesimizi duyar da bizler de emniyet içinde, her an ölüm korkusu yaşamadan hayattaki varlığımızı sürdürebiliriz.

Umarım!

Esen kalın.

ENFLASYONLA MÜCADELE TAKİM OYUNUDUR

ENFLASYONLA MÜCADELE TAKİM OYUNUDUR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 20 Aralıkta yaptığı model açıklaması, döviz fırtınasını dindirmişti.

235 milyar Dolarlık döviz mevduatından, 7 Ocak itibariyle, 107,6 milyar liralık bir çözülme oldu.

Bir hamlenin olduğunu, ama yeterli olmadığını gördük.

Yeni ekonomik modeli, sadece faizi düşürmek olarak düşünürsek yanılırız.

Çünkü ekonomide, tek aktör faiz olamaz.

Tabloda, Borsa, Döviz, Altın, İthalat, İhracat, Enerji ve Amarikan Merkez Bankası, (FED) vardır.

Cumhurbaşkanımız, enflasyona sebep olarak faizi gösteriyor.

Bazen enflasyonun artış sebebi, İhracat bile olabilir.

Mesela bu sene, 225 milyar Dolarlık ihracat ile, rekor kırdık.

Yaş sebze ve meyve ihracatında da, rekor kırdık.

Ama, hepimiz sebze ve meyve fiatlarının, yüksek olduğundan şikayetciyiz.

O zaman, sebze ve meyve ihracatını kısıtlamalıyız.

İzne, bağlamalıyız. Önemli olan, sebze ve meyve ihracatında, rekor kırmak değildir.

Önemli olan, iç piyasada sebze ve meyveyi çoğaltmak ve halka ucuz sebze meyve yedirmektir.

Mevcut sistem, bürokrasiden kopmuştur.

Ekonomik denetimler, yetersizdir.

Üretici enflasyonu (% 79,89 ) oluyorsa, sadece faiz indirimi yapmak yetmez.

Aralık ayında, (% 161,85 )’lik zam yapan petrol şirketini ve (% 122,76) lık zam yapan elektrik kurumunu , denetlemek gerekir.

Bu denetimi yapacak olanlar, bürokratik kurumlardır.

Ekonomide başarı ve enflasyonla mücade için, sadece Cumhurbaşkanının takibi ve Hazine Bakanı ve Yardımcısının, gayreti yetmez.

Beştepe, ilgili bakanlıklar ve bürokrasi, takım oyunun içinde olmalıdır.

Mevcut sistem, konjektör gereği güvenlik, sağlık ve diyanet konularına yoğunlaşmıştır.

Şimdi, ekonomik bürokrasiye ağırlık verme zamanıdır.

Rahmetli Özal, ekonomik bürokrasiye büyük önem vermiştir. Ekonomik tedbirler, yeni önceliklerimiz olmuştur.

Yönetimin yapması gereken ilk eylem, bürokratik kadrolara ve denetim kurumlarına önem vermek olmalıdır.

Denetimlerdeki başarı, ancak bu yöntemlerle sağlanabilir.

GÜNÜN SÖZÜ

Dikkat et, sözlerin sana ihanet edebilir .

” Barcocia”

Bursaspor Acı Çektiriyor

Bursaspor Acı Çektiriyor

Gaziantep deplasmanında penaltılar sonucunda kupadan elenmiştik.

Ama iyi mücadele etmiştik.

Ve gelecek için umutlanmıştık.

Daha sonra ikinci devre başladı ve ilk maçımızı İstanbul’da Adanaspor ile oynadık.

Bu maçı kazanabilseydik düşme hattının epey üstüne çıkabilecektik.

Ama çok amatörce goller yedik.

Saha ve adam markajı konusunda çok zayıf olduğumuzu gördük.

Bir saha liderinden yoksun olduğumuzu anladık.

Maç boyunca geri pas yapan, yana oynayan ve ikinci bölgede çok top kaybeden bir Bursapor seyrettik.

Kale sahası içinde kaleci ve defans oyuncuları arasındaki uyumsuzluk iki gol yememize sebep oldu.

Defansın içinde bir ağabeye ihtiyaç olduğunu anladık.

Oyuncular için hala ideal mevki buşamadığımızı anladık.

Batuhan Kör’ün fizik gücü, yüksek uzun boylu rakip defans elemanları arasında ezildiğini görüyoruz.

Kanat oyuncusu olarak kontraatak futbolda daha yararlı olacağını düşünüyoruz.

Ayrıca Vakıfköy kökenli bir çok futbolcunun biraz isim yaptıktan sonra Bursaspor’dan olaylı bir şekilde kopmasını içimize sindiremiyoruz.

Vakıfköy’de futbol dersi ile birlikte aidiyet ve bağlılık derslerinin de verilmesinden yanayız.

Ali Akman’ın İsmail Çokçalış’ın ve Emirhan’ın ayrılış biçimlerinde iki tarafında hatalı olduğunu düşünüyoruz.

Aidiyet duygusu olmayan futbolcular kıran kırana mücadele etmez.

Düşme hattında yer alan kader arkadaşımız Denizlispor büyük bir sıçrama yaptı.

Galatasaray’ı İstanbul’da kupadan eledi.

Üç fark geriye düştükten sonra muhteşem bir geri dönüşle Kocaelispor’u da yendi.

 

Günün sözü;

Hiç kimse senden iyi değildir.

Ama sen ortaya bir şey koymazsan,

Sende hiç kimseden iyi değilsin.

“D.Laived”

 

HAYATIN AKIŞI…

HAYATIN AKIŞI…

“Bazen temizlemek, süpürmek ve tozunu almak gerek hayatın!
Yeniden başlamak…
Değişmek…
Devir daim olanı değiştirmek,
Rutinleri yıkmak!
İpeğin kozasından çıkmasını sağlamak,
Kanatlarını bir başka göğe doğru çırpmak,
Ve dümeni başka bir rotaya kırmak gerek bazen…
Usulca,
Sessizce,
Ve sevgiyle…
Umutla, yeni başlangıçlara yelken açmak gerek bazen” demiştim birkaç gün önce sosyal medya hesabımda yaptığım paylaşımda.

Malumunuz, sosyal medya hesapları en az güncel hayatın aktivitesi kadar önem arz eder oldu. Hele ki pandeminin başlamasıyla birlikte sosyal mecralara olan bu ilgi daha da arttı.

Kendi iç hesaplaşmamdan bir kesit idi yukarıdaki satırlar. Zihin jimnastiği yaptığım bir günümden geriye kalanlardı…Kişisel olarak ele aldığım konuyu sonrasında genele yayarak global hale getirmeye karar verdim! Elbette yine kendi kendime… İçten içe, kabaca düşünerek.

Hayat akışını bireysellikten çıkarıp önce ülke insanlarına yaymak istedim. Hemen ardından ise dünya geneli olarak profili genişlettim.

Ülke gündemine kuşbakışı baktığımda;
Devir daim olanı değiştirmek!
Rutinleri yıkmak!
Yeniden başlamak…
Değişmek,
Dümeni başka bir rotaya kırmak ve yeni başlangıçlara yelken açmak fikri çok cazip geldi!

Hele ki yurdum insanı ekonomik şartlar altında ve bozuk düzen hakkında bu derece yorulmuş ve yıpranmışken!

Değişimin zamanının geldiğini ve hatta değişmemek için ayak direndiğini fark edince tadım kaçtı! Neden, niye, niçin direniyoruz bizi üzen, yıkan, batıran ve fakir bırakan bir sisteme, anlamış değilim!

Düşündükçe kalbimi karalar bağladı! Ve anladım ki ülkemiz adına hayatın akışını değiştirmek pek de kolay değil! En azından zihinler akilane olana kadar!

Bu anlamda umudumu kestiğim ülkemden yola çıkarak, düşsel ve fikirsel olarak yaptığım yolculuğumu bu kez dünya geneline çevirdim. Pandemiyle kırılan dünya ülkelerinden de pek haz etmedim dersem yalan olmaz! Keza iç savaşlar, politik çekişmeler, küpünü doldurmaya çalışan dünyanın dev şirketleri ve onların altında ezilen diğerleri…Derken, bu örnekler de hoşuma gitmedi.

Hâl böyle olunca, kendi iç muhasebemin masum ve kendine yeten ve bir o kadar da huzurlu alemine kaçarcasına geri döndüm!

Ülkem ve sair ülkeler kötü gidişata birgün dur derler mi bilemem ama ben payıma düşen hayatın tozunu almak, süpürmek, temizlemek ve yeniden başlamak kısmına çoktan adım attım.

Dümenimi başka bir rotaya doğru kırdım ve yelkenlerimi yeni bir okyanusa doğru açtım…

Siz bu satırları okurken hayata açtığım yeni penceremden size el sallıyor olacağım, yol almış bir şekilde…

Esen kalın.

Piyasa Ekonomisi ve Özelleştirmeler Halkımızın Aleyhine Oldu

Piyasa Ekonomisi ve Özelleştirmeler Halkımızın Aleyhine Oldu

Kasım ayı tüketici enflasyonu %21,31 olmuştu.

Aralık ayı tüketici enflasyonu ise %36,08 oldu.

Yani bir ay içinde yaklaşık %15 gibi bir artış gerçekleşti.

Aralık ayı tüketici enflasyonu ise %54,62 olmuştu.

Aralık ayı üretici enflasyonu ise %79,89 olarak gerçekleşmişti.

Yani bir ay içinde üreticiler %26’lık bir zam daha yaptılar.

Bu zamların hangi mal ve hizmetlerden kaynaklandığına baktık.

En yüksek zam oranları özel sektöre ait kuruluşlardan gelmişti.

Mesela rafine petrol ürünlerine %161.88 oranında zam yapılmıştı.

Aklımıza Türaşın özelleştirilmesi geldi.

Enerjide %122,76 oranında zam yapılmıştı.

Hemen aklımıza Türkiye elektrik kurumu geldi.

Ekmeğe de, una da çok zam yapıldı.

Zam listesinde una yapılan zammın %44.08 düzeyinde olduğunu gördük.

Bu arada devletimizin bünyesinde olan kamu kurumlarının yaptıkları zamlara da baktık.

Haberleşmeye yapılan zam ise %3,65 düzeyinde kalmıştı.

Belediyelerin bünyesinde olan su zamlarını inceledik.

Suya yapılan zam ise %1.57 oranındaydı.

Devlet kurumları ile özel sektör fabrikalarının uyguladıkları zamları mukayese edince özel sektörün halkımıza çok acımasızca davrandığını anladık.

Devletin ve belediyelerin ise halkımızı koruduğunu not ettik.

Özelleştirmelerin halkımızı fakirleştirdiğini tespit ettik.

Devletin gücünü azalttığını hissettik.

Stratejik fabrikaları bünyesine katan özel sektörün rekabetten koptuklarını ve tekelleşmeye meylettiklerini görüyoruz.

Başta enerji sektörü  olmak üzere özelleştirilen kamu kurumlarını özlüyoruz.

 

Günün sözü;

Aşk altın değildir, saklanmaz.

Aşığın bütün sırları meydandadır.

“Mevlana”

Üretici Enflasyonu %12.31, Tüketici Enflasyonu %54.62, Makas Çok Açık

Üretici Enflasyonu %12.31, Tüketici Enflasyonu %54.62, Makas Çok Açık

3 aralıkta açıklanan Kasım ayına ait enflasyon rakamları şöyleydi.

Üretici Enflasyonu %12.31,

Tüketici Enflasyonu %54.62

Tüketici enflasyonu oranı vatandaşımızın memurun ve emeklinin yaşamına girmiş bir enflasyon oranıdır.

Yani halkımızın yaşadığı hayat pahalılığıdır.

Üretici enflasyonu ise holdinglerin, büyük toptancıların ve ticaret erbabıdır enflasyon oranıdır.

%54.62 bir bakıma büyük sermayenin yaptığı zam oranıdır.

Şimdi bu çok yüklü zam büyük ve küçük esnaf kesimi kanalıyla tüketiciye yani bize taşınacaktır.

Aslında bu kadar yüksek zammı esnaf kesimi bir anda tüketici kesime taşımak istemez.

Ama patron kesimi zam yaptığı ürünleri aracı esnafa dayatarak satmaya başlayacaktır.

Aradaki esnaf ise patron kesimi ile tüketici arasına sıkışmıştır.

Esnafın vatandaş karşısındaki savunması ise sattığı malı eski fiyattan yerine koyamıyorum şeklinde olmaktadır.

Kabahati dış odaklarda aramayalım.

Mevlananın dediği gibi kabahat bizdedir.

Yıllardır Ramazan fırsatçıları ile yaşadık.

Pandemi nedeniyle salgın hastalık fırsatçıları ile tanıştık.

Şimdi ise dövüz kuru fırsatçıları ile karşı karşıyayız.

Döviz kurlarının etiket fiyatlarını zorlamasının sebebi patronların (%54.62) lik zam oranlarıdır.

Peki hızlı kur artışını ve yüksek fiyat artışlarını nasıl önleyebiliriz.

%54.62 oranında enflasyona veya zamma sebep olan tüm sanayi ve ticari şirketlere yoğun biçimde denetim uygulamalıyız.

Sorun marketteki fiyatları takip etmekle çözülmez.

 

Günün sözü;

Cümleler doğrudur , sen doğru isen.

Doğruluk bulunmaz, sen eğri isen.

“Yunus Emre”