Köşe Yazıları

Cumhuriyet mi, Demokrasi mi? Hangisi Daha İyi?

Cumhuriyet mi, Demokrasi mi? Hangisi Daha İyi?

Böyle bir soruyla karşılaştığımızda pek çoğumuz “Cumhuriyet” deriz.

Cumhuriyetin kanunları, kurumları, kuralları vardır.
Aslında cumhuriyet ve demokrasi, birbirlerinin hasmı veya rakibi değil, tamamlayıcısıdır.

Bu iki yönetim tarzı et ve tırnak gibidir.

Cumhuriyet, devlet yapısının beton kolonlarını temsil eder.

Demokrasi ise insan haklarına, özgürlüklere öncelik veren, bu binanın ince ve nazik kısımlarını temsil eder.

Bir zaman sonra, eğer cumhuriyet sistemini demokrasiyle donatamazsak, otoriter güçlerin tekeline itmiş oluruz.

Birçok ülkede de zamanla böyle olmuştur.

Cumhuriyetten çağdaş demokrasiye ulaşmış tüm yönetimlerde bu süreç yaşanmıştır.

Eğer cumhuriyet, demokratik değerlerle desteklenmezse otoriter cumhuriyete dönüşür.

Esas olan demokratik cumhuriyeti yakalamaktır.

Hâlen bizde de demokratik cumhuriyete geçişin sancılarını yaşamaktayız.

Otoriter cumhuriyet sevdalılarımız eksik değilse de, büyük çoğunluğumuz demokratik cumhuriyetin yanındadır.

Bu konuda birçok kişiye büyük görev düşmektedir.

Siyasi partiler yasası çağdaş hale getirilmeli, insan haklarıyla ilgili düzenlemelere öncelik verilmelidir.

Devletin hakları kadar, insan hakları da hatırlanmalıdır.

Tüm ülkemizin Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarım.

Görün Sözü:
“En iyi hükümetler, sokaktaki adamın özgürce düşünebildiği hükümetlerdir.”

Akran Zorbalığı: Çocuğunuzun Sessiz Çığlığına Kulak Verin

Akran Zorbalığı: Çocuğunuzun Sessiz Çığlığına Kulak Verin

Uzm. Kl. Psk. Büşra Kırca yazıyor

Çocuğunuz bir sabah “Bugün okula gitmek istemiyorum.” Dediğinde dikkat!
Çocuğunuz okulda, sosyal medyada ya da arkadaş çevresinde sürekli alay edilme, dışlanma, küçük düşürülme veya tehdit edilme deneyimi yaşıyor olabilir.
Ve bu, sadece bir “çocuk kavgası” değil — duygusal dünyasında derin izler bırakan bir travma olabilir.

Zorbalık artık sadece “okul bahçesinde” yaşanmıyor

Zorbalık, yalnızca fiziksel şiddetten ibaret değildir.
Bir çocuğun sosyal medyada küçük düşürülmesi, arkadaş grubundan dışlanması, gizli mesaj gruplarında hedef haline getirilmesi ya da lakap takılarak küçümsenmesi de zorbalığın bir biçimidir.
Üstelik çoğu zaman bu davranışlar yetişkinler tarafından “çocukça şakalaşmalar” olarak görülür.
Oysa bir çocuk her sabah okul yolunda içinden “Bugün de bana gülecekler mi?” diye geçiriyorsa, artık ortada bir oyun değil, bir yardım çağrısı vardır.

Zorbalığın Üç Yüzü

Zorbalık üç farklı çocuğun hikâyesidir: fail, mağdur ve seyirci.

  • Fail, genellikle kötü niyetli değil; görülmeyen, öfkeli, kendi içsel acısıyla baş etmeye çalışan çocuktur.
  • Mağdur, sessizleşen, özgüveni zedelenen, “Ben değersizim.” inancına hapsolmuş çocuktur.
  • Seyirci ise çoğu zaman en sessiz tanıktır. Görür, ama korkudan ya da dışlanma endişesinden susar.

Bu üç çocuğun da ortak noktası vardır: Hepsi desteğe ihtiyaç duyar.
Birinin empatiyi öğrenmeye, diğerinin kendine güveni yeniden kazanmaya, bir başkasınınsa sesini duyurmaya ihtiyacı vardır.

Değişim evde başlar

Ebeveyn tutumları ve evde kurulan ilişki biçimi, zorbalık döngüsünü kırmanın en güçlü aracıdır.
Bir çocuk evde duygularını yargılanmadan ifade edebiliyorsa, dış dünyada da sınırlarına ve başkalarının haklarına saygı duymayı öğrenir.
Ebeveynin şefkatli ama kararlı tutumu, failin öfkesini dönüştürür, mağdurun özsaygısını onarır, seyircinin sessizliğini cesarete dönüştürür.

Neden profesyonel destek gerekli?

Zorbalık yaşayan çocuk sadece dış dünyanın saldırısıyla değil, iç dünyasında oluşan “Ben yetersizim.” inancıyla da mücadele eder.
Bir terapist, bu duyguları fark etmesine, anlamlandırmasına ve yeniden güven duymasına rehberlik eder.
Zorbalık yapan çocuk içinse psikoterapi, empati kurmayı ve duygularını sağlıklı biçimde ifade etmeyi öğrenmenin bir yoludur.
Erken fark etmek, çocuğun geleceğini değiştirir. Çünkü her iyileşme, görülmekle başlar.

📍 Uzm. Kl. Psk. Büşra Kırca
Çocuk, Ergen ve Ebeveyn Danı
şmanlığı | Bursa
🌐 www.psikolojimerkezibursa.com | 📞 0531 662 3087
“Zorbalı
ğı durdurmanın ilk adımı, onu görmezden gelmemektir.”

Kardeş Kıskançlığı: Paylaşmayı Öğrenmek mi, Anne-Babanın Tutumu mu?

Kardeş Kıskançlığı: Paylaşmayı Öğrenmek mi, Anne-Babanın Tutumu mu?

Belki size de tanıdık geliyordur…
“Büyük çocuğum kardeşini kıskanıyor, sürekli kavga ediyorlar, ne yapmalıyım?”

Çoğu anne-baba, çocuklarının yalnız kalmaması için bir kardeş ister; birlikte büyüsünler, oyun oynasınlar, birbirlerine destek olsunlar diye hayal eder. Fakat gerçek hayat bazen bu hayali zor bir sınava dönüştürür. Çünkü kıskançlık, kardeşliğin doğal bir parçasıdır. Doğru yönetilmediğinde ise yalnızca kardeşler arasındaki bağı değil, çocuğun anne-babasıyla kurduğu güvenli ilişkiyi de uzun yıllar etkileyebilir.

📍 Kıskançlığın Kökeni

Bir çocuk için kardeşin gelişi, ilginin bölünmesi demektir. Küçük kalbinde şu soruyla boğuşur:
“Artık beni eskisi kadar sevmeyecekler mi?”

Bazen bu kaygı öfkeye, bazen küsüp içine kapanmaya, bazen de sürekli ilgi istemeye dönüşür. Klinik gözlemlerimde de sıkça gördüğüm gibi: Çocuklar aslında kardeşlerini değil, anne-babalarının ilgisini kaybetmeyi kıskanır.

Tam bu noktada bir örnek üzerinden görmek faydalı olabilir:
Beş yaşındaki bir çocuğu düşünün… Kardeşiyle oyun oynarken sevgi dolu, uyumlu, oyuncaklarını paylaşıyor, kucağına alıyor, kahkahalarla birlikte koşuşturuyor. Ama aynı çocuk birden kardeşine vurabiliyor, yüksek sesle bağırabiliyor ya da ortada hiçbir sebep yokken ağlama krizine girebiliyor.

Bu tablo bize şunu gösteriyor: Çocuğun sevgisi gerçek; ama o sevgiye eşlik eden kıskançlık ve öfke de var. Henüz bu karışık duygularla baş etmeyi öğrenemediği için davranışlarına inişli çıkışlı şekilde yansıyor.

📍 Sık Yapılan Hatalar

  • Kıyaslamak: “Bak kardeşin senden daha uslu.”
  • Rol yüklemek: “Sen ablasın/abisin, fedakâr olmalısın.”
  • Taraf tutmak: Kavgalarda haklıyı seçmek.

Tüm bu yaklaşımlar, kıskançlığı söndürmek yerine daha da büyütür.

📍 Peki Ne Yapmalı?

Lawrence Cohen’in yaklaşımı bana hep yol gösterici olmuştur. Çünkü o bize şunu hatırlatır:
Çocuk, kıskandığında aslında “Beni hâlâ görüyor musunuz? Bana da yer var mı?” diye sorar.

Bu soruya vereceğiniz cevap öğütlerle değil; oyunla, şefkatle ve bağ kurarak verilmelidir.

  • Duyguyu bastırmayın, oyunlaştırın.
    Çocuğunuz öfkesini kardeşine yöneltiyorsa, oyunda güvenli alan açın. Yastıkla şaka güreşi, koşuşturmaca… Böylece içindeki gerilimi güvenli bir şekilde boşaltır.
  • Sevgi açlığını doyurun.
    Her gün sadece ona ayıracağınız 10–15 dakikalık özel zaman bile, “Ben hâlâ değerliyim” duygusunu güçlendirir.
  • Onu kahraman yapın.
    “Kardeşin seni süper kahraman gibi görüyor” diyerek sorumluluk yüklemek yerine, gurur yaşatan oyunlar kurun.
  • Gülmeye izin verin.
    Kahkaha kıskançlığın panzehiridir. Çocuk oyun sırasında güldükçe, içindeki gerginlik erir.
  • Kazan-kazan çözümlerini destekleyin.
    Kavgalarda taraf olmak yerine, “İkiniz için de uygun bir çözüm bulabilir miyiz?” deyin. Çocuklar birlikte çözüm ürettikçe, rekabet yerini işbirliğine bırakır.

📍 Son Söz

Kardeş kıskançlığı doğaldır. Burada belirleyici olan ise anne-babanın yaklaşımıdır. Çocuğun kıskançlığını yok saymak yerine, duygusunu kabul edip güvenli bir alan sunmak gerekir.

Yıllardır gözlemim şu: Siz çocuğunuza şefkatle rehberlik ettiğinizde, kıskançlık bir yaraya değil; kardeşler arası bağı güçlendiren bir köprüye dönüşür. 🌿

 

12 Eylül’de Neler Yaşamıştık?

12 Eylül’de Neler Yaşamıştık?

Biz toplum olarak, siyasi yaşamda biraz sıkıştık mı hemen askeri göreve çağırmaktan geri kalmıyoruz. 12 Eylül darbesi de bunun en acı örneklerinden biriydi. Türkiye Büyük Millet Meclisi kapatılmış, anayasa ortadan kaldırılmış, tek adamlı ve otoriter bir cumhuriyet ile karşı karşıya kalmıştık.
Darbenin ardından tablo oldukça karanlıktı:
•1 milyon kişi fişlendi,
•650 bin kişi gözaltına alındı,
•517 kişiye idam cezası verildi,
•171 kişi işkencede hayatını kaybetti,
•18’i solcu, 8’i ülkücü olmak üzere toplam 50 kişi idam edildi.
Yaşı küçük bir gencin, yaşı büyütülerek idam edilmesi ise toplumda büyük tepki yaratmıştı.
23 bin dernek kapatılmış, 3 gazeteci öldürülmüş, binlerce insan şiddet ve hukuksuzluk içinde yaşamıştı. Halk, darbecilerin uygulamalarından bezmişti.
Bizler, yaşı 80’in üzerinde olan bir nesil olarak, 1960 darbesini de, 12 Mart muhtırasını da, 12 Eylül’ü de yaşadık. Yıllar sonra darbeciler, hukuk önünde hesap vermek zorunda kaldılar. Çünkü çıkar gruplarının dışında, darbelerin hiç kimseye fayda getirmediği artık biliniyordu.
Bugün dönüp baktığımızda görüyoruz ki, darbeler sadece demokrasiye değil, insanlığa da büyük zarar verdi. Bize düşen görev, o karanlık günlerden ders çıkarmak ve aynı hataları tekrar etmemek.
Unutmayalım: “Tüm yaşam bir eğitimdir. Herkes öğretmendir ve herkes sürekli olarak öğrencidir.”
– A. Maslow

Ağustos ve Zafer Haftaları

Ağustos ve Zafer Haftaları

Ağustos ayının son haftası, milletimizin tarihi açısından büyük bir anlam taşır.

26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta sonuçlanan zafer hattı, Türk milletinin kaderinde dönüm noktalarından biridir.

1071’de Selçuklu Türkleri, Bizans ordusunu yenerek Anadolu’ya yerleşti.

Bizans ile ikinci büyük hesaplaşma ise 1453 Mayıs’ında İstanbul’un fethiyle gerçekleşti.

Bizans’ın son kalıntısı olan Yunanistan ile ise 1922’de Büyük Taarruz’da karşı karşıya geldik ve finali oynadık. Yine bir Ağustos ayında, 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdik.

Görüldüğü üzere tarih, Türk milletine zaferlerini hep Ağustos ayında armağan etmiştir.

Bugün ise farklı bir savaşın içindeyiz. Bu savaş, milletleri sadece din ya da ırk farklılıklarıyla bölmeye çalışan klasik savaşlardan değildir.

Bu, ekonomik ve stratejik temelli bir mücadeledir.

Dün Kurtuluş Savaşı’nda işgalcilere karşı nasıl mücadele ettiysek, bugün de yeni tip emperyalizmin farklı yöntemleriyle karşımızdayız.

Yalnız fark şudur: Bu kez düşman kendi askerini cepheye sürmek yerine vekil unsurları kullanmaktadır.

Suriye’de uygulanmak istenen projeler bunun en açık örneğidir.

Önce ülkeleri birbirine düşman hale getirip kaos ortamına sokmak, sonra işbirlikçileri yanına alarak yönetimleri yeniden dizayn etmeyi amaçlayan bir senaryo…

İşte bu bölücü projeleri boşa çıkarmak için ülkemizin bütünlüğü ve sınır güvenliği her şeyden önce gelmelidir.

Bugün bize düşen, tarihten aldığımız dersleri unutmamak, birlik ve beraberliğimizi korumaktır. Çünkü unutmayalım:

 

“O yüce not verici, sıra sana geldiğinde;

kazanıp kazanmadığına değil,

nasıl oynadığına not verecektir.”

– G. Rice

İnsan Neden Dünyaya Geliyor?

İnsan Neden Dünyaya Geliyor?

İnsan niçin dünyaya geliyor?
Bu soru, belki de yüzyıllardır cevabı aranan en derin sorulardan biri… Kimi “çile çekmek için” der, kimi “imtihan edilmek için.” Bir başka kesim ise insanın sadece “yaşamak için” geldiğini söyler.

Aslında gerçeğe biraz daha yakından baktığımızda, insanın bu dünyaya üretmek için geldiğini görürüz. Buradaki üretmekten kastım yalnızca mal ya da hizmet üretmek değildir. Fikir üretmek, topluma katkı sunmak, yaşadığı çevreye değer katmaktır.

Tanrı hepimize rızkımızı verir. Fakat çalışmak, üretmek, mücadele etmek bizim sorumluluğumuzdadır. En mutsuz insanlar; üretime katkısı olmayan, sadece tüketen, elindekini paylaşmayan kişilerdir. Para babaları bu noktada akla gelen ilk örneklerdir.

Bir de dünyanın acı gerçekleri var: Gazze’de savaşın ortasında dünyaya gelen çocuklar, açlıktan ölen bebekler, bombaların altında ezilen masumlar… Bu tabloyu gördüğümüzde, aslında üretmekten, paylaşmaktan, dayanışmadan ne kadar uzaklaştığımızı daha iyi anlıyoruz.

Elbette Tanrı’nın böylesine büyük bir zulme izin vermesi sorgulanabilir. Ama unutmayalım ki, hiçbir katliam, hiçbir adaletsizlik cezasız kalmaz.

Bugün teknolojinin gelişmesiyle insanlık büyük bir maddi güce erişti. Fakat ne yazık ki manevi değerlerimiz aynı oranda güçlenmedi. İnsan, insan olmaktan çıktı, adeta bir “sayıya” dönüştü.

Çin atasözü der ki:
“Bir kez görmek, yüz kez sormaktan iyidir.”
Biz de artık daha çok görmek, anlamak ve sorgulamak zorundayız. Çünkü belki de asıl sınavımız, tam da bu noktada başlıyor.

Tartışma Kültürümüz Çok Geriledi

Tartışma Kültürümüz Çok Geriledi

Son kırk yılda pek çok konuda ilerledik. Ama tartışma kültürü konusunda inanılmaz ölçüde geriledik.

Yıllar önce Londra’da yapmış olduğumuz teknik toplantılar, bizim heyetimiz için adeta bir eğitim niteliği taşıyordu.

Karşı taraf konuşurken, söz almadan konuşmamak için çaba harcardık.

Aslında heyet üyeleri olarak birçok bilgiye sahip olmamıza rağmen, karşı tarafın sözlerini dikkatle dinlerdik.

Ortak görüş için kendi aramızda sert tartışmalara girmiştik. Zaman zaman birbirimizi incittiğimiz de olurdu.

Yabancı heyetler ise bizim kendi aramızdaki yüksek sesli tartışmaları hayretle izlerlerdi.

Geçen kırk yılın ardından bile tartışma kültüründe ilerleme kaydettiğimiz söylenemez.

En çarpıcı örneğini, Meclis Terörsüz Türkiye Komisyonu’nda göreceğiz.

İYİ Parti, bu komisyona üye vermedi. Kamuoyuna, komisyonun sakıncalı olduğunu anlatmaya başladı.

Komisyona şartlı katılacağını söyleyen CHP ise komisyonun içine “demokrasi” kelimesini yerleştirmeyi başardı.

Sekiz saat süren ilk toplantı, ciddi bir sorun yaşanmadan tamamlandı.

Ama sonraki toplantılarda pek çok siyasi şova tanık olacağımız kesin.

Ayrıca Türkiye için barışın hayati öneme sahip olduğu bu toplantının, siyasete dönük çıkışlarla sulandırılmasından endişe ediyoruz.

Kısacası, tartışma kültürümüzün 40 yıl sonra bile hala gelişmemiş olmasından korkuyoruz.

Bir düşünürün dediği gibi:
“Hiç kimse senden iyi değildir. Ama sen ortaya bir şey koymazsan, sen de hiç kimseden iyi değilsin.”
— Donald Laird

GTSO’nun Bir Hayali Var!

GTSO’nun Bir Hayali Var!

 Ömer Faruk Demirok Yazdı…

Gemlik Gazeteciler Cemiyeti yönetimi olarak Gemlik Ticaret ve Sanayi Odası’nın misafiri olduk. Cemiyetimizin Marmara Gazeteciler Federasyonu’na katılımı sonrası, Gemlik’i temsil noktasındaki girişimlerimize verdikleri güçlü destek için bir teşekkür niteliğindeydi bu ziyaret. GTSO Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Hamaloğlu, Meclis Başkanı Mehmet Anar, Yönetim Kurulu Başkan Vekili Fatih Ayvaz ve Genel Sekreter Emre Gemicioğlu ile bir araya geldik. Bu şehir için ayakları yere basan ciddi projeler ortaya koyan, bu doğrultuda sorumluluk alan ve söylemlerini eyleme dönüştürenlerin buluştuğu bir çalıştay tadında geçti ziyaretimiz. Karşılıklı fikir teatisi ve hararetli değerlendirmelerin heyecanı ile zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadık. Taraflardan biri yaşadıkları çağın tanığı, şehrin hafızası gazeteciler, diğeri ise ticaret hayatının içinden başarılı iş insanlarıydı. Ortak payda Gemlik için dertlenebilmenin dayanılmaz mutluluğu…

Çarşamba’nın Gelişi…

GTSO yöneticileri ile en son, göreve geldiklerinin birinci yılında yaptıkları değerlendirme toplantısında bir araya gelmiştim. Buradaki sunum ve gelecek projeksiyonunu çok beğenmiş ve toplantı notlarını köşemde kaleme almıştım. Bir defasında da katıldıkları bir uluslararası gıda fuarında yine misafirleri olmuştum. Genç ve dinamik oda yönetiminin, önümüzdeki süreçte şehrin vizyonuna katkı sunacağı çok aşikardı. Yapılan çalışmalar ve ortaya konulan projelere bakıldığında, bunun sinyallerini almamak imkansızdı.

Özellikle Kahramanmaraş merkezli asrın felaketinde yaptıkları önderlik gerçekten şapka çıkarılacak cinstendi. Deprem bölgesinin ilk konteyner kentini eksiksiz alt ve üst yapısı, kesintisiz enerji kaynağı, yemekhanesi, umumi ihtiyaca cevap verecek birimleri ve tam tefrişatlı konteynerleriyle, örnek bir yaşam alanı olarak kısa sürede devreye alma başarısını göstermişlerdi. Gemlik’in adını konteyner kentin girişine asılan tabelaya, buradan istifade ederek, sıcak bir yuvaya kavuşan depremzedelerin ise gönüllerine nakşetmişlerdi. Burada özellikle şuna dikkat çekmek gerekir. Maddi gücünüz var olsa bile, eğer yöneticilik vasfınız ve organizasyon kabiliyetiniz yok ise ortaya kayda değer bir şey koymanız çok zordur. Yöneticilikten kastım sadece yönetmek de değil elbette. Liderlik etmekten bahsediyorum. Bir ortak payda etrafında, şehrin tüm dinamiklerini en etkin şekilde, zaman baskısının altında ve aciliyet kıskacındayken bile senkronize ve efektif halde harekete geçirebilmeyi kastediyorum.

Hatırlayın! O kara günlerdeki umutsuzluğa inat, Süreyya Yıldız Kümesi’ndeki birer yıldız misali parlayan ve değerli emekleri ile insanüstü bir gayret gösteren Gemlik insanını hatırlayın… Sanayi kuruluşları, irili ufaklı ticarethaneler seferber olmuş, konteynerler satın alınmış, kimi bahçesindeki-bağındaki konteynerini bağışlamış, kimi marketten aldığı erzağı toplanma merkezine getirmiş, kadınlar bağışlanan kıyafetleri kategorilerine göre ayırıyorlar, organizasyonun itici gücü gençler gelen yardımları taşıma telaşında, odaya kayıtlı nakliyeciler bilâ ücret konteyner ve yardım malzemelerini, yıkımın yaşandığı bölgeye taşıma derdinde, bölgenin milletvekili ve eski-yeni belediye başkanları adeta birer şantiye şefi gibi konteyner kentte canhıraş gayret gösteriyor. Oda üyesi firmaların kimi altyapıyı imar ediyor kimi elektrik direklerini dikip enerji hatlarını çekiyor. Herkes hummalı ve gönülden bir çalışmaya koyulmuş. Yazmakla, anlatmakla bitmez…

O nedenle “Gemlik Konteyner Kenti” yer altından çıkarılan değerli bir cevher misali, Gemlik’in potansiyelini ortaya çıkaran bir çalışma, doğru proje ve yönlendirme ile Gemlik’in nasıl özlemle kendinden beklenileni yapabileceğinin bir ispatı konumundadır. Gemlik insanının göğsünün kabardığı ve “İşte bu!” dediği bir övünç vesilesidir.

“Gemlik Lobisi” Hemen Şimdi!

Gemlik için değerli bir şeylere imza atma noktasında, adeta kabına sığamayanların buluşmasında sözün dönüp dolaşıp, Gemlik’in hayallerdeki hak ettiği yere ulaşması hedefine gelmemesi elbette düşünülemezdi.

Başkan Hamaloğlu önceki dönemlerde görev alan başkan ve yöneticilere haklarını teslim ve teşekkür ederek başladı değerlendirmelerine. GTSO olarak kendi dönemlerinde hem Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği TOBB özelinde hem de gerek Ankara ve Bursa gerekse de ilçedeki tüm paydaşlarla ilişkilerini çok iyi noktalara taşıdıklarını vurguladı. Gemlik için bir lobi oluşturulmasının önemine dikkat çekti. İnegöl örneğini vererek, bugün Bursa’da elde ettikleri güçlü sinerjiye ve siyasetteki öne çıkışlarına işaret etti. Gemlik için de bu ivmeyi kazanmanın elzem olduğunun altını çizdi. GTSO olarak, çalışmalarında prensip olarak aşama aşama ilerleyeceklerini ve proje bazlı çalışacaklarını hatırlattı.

Geleceğe Uzanan, Kompleks Bir Değişim ve Dönüşüm Projesi

Hamaloğlu’nun anlatırken gözlerinin içinin parladığı bir proje bu. Yanındaki oda yöneticilerinin arada dayanamayarak söze girdikleri ve heyecanla projeye dair başka başka detaylar verdikleri bir proje. GTSO’nun Yat Limanı Projesi’nden bahsediyorum. Olaya sadece zenginler kulübüne üye ensesi kalınlar için kurtarılmış bir bölge ya da milyon dolarlık teknelerin arzı endam edeceği bir park yeri gözü ile bakarsanız çok yanılmış olursunuz. Bu proje sebep olacağı domino taşı etkisi ile Gemlik’te bir değişimin ve dönüşümün işaret fişeği olma potansiyelini taşıyor. “Nasıl?” diye soranlar için buyurun detaylara girelim.

Öncelikle şu bilgi önemli. GTSO’nun projesine benzer bir yat limanı projesi için Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin Mudanya özelinde istekli olduğu bir girişimi var. Ancak Ak Parti döneminde başlatılan ve Başkan Bozbey’in ise göreve gelince önünde hazır bulduğu bu proje için daha sonra planlama harici, projelendirme ve ihale süreçlerinde yetkilerin bakanlığa devri gerçekleşmiş. Bu nedenle son söz bakanlıkta ve siyaseten büyükşehirin bu projesinin gerçekleşmesi pek mümkün gözükmüyor. Bununla birlikte, bölgedeki denizin yapısı, coğrafik özellikler nedeniyle yapılması gereken ekstra inşaat çalışmalarının maliyeti, bölgenin aldığı yat limanı için uygun olmayan rüzgar gibi teknik konular nedeniyle, projenin Mudanya’da gerçekleşmesi imkansız hale geliyor.

Bu arada şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Hem AK Partili hem de Cumhuriyet Halk Partili büyükşehir belediye başkanlarının, farklı siyasi görüşlerden de olsalar, bu proje konusunda tercihlerini Gemlik’ten yana kullanmamalarının, aslında Hamaloğlu’nun hararetle savunduğu ve güçlendirilmesi gereken bir cephe olarak önemsediği “Gemlik Lobisi” gerçeğinin ne kadar hayati olduğunun bir kanıtı konumunda aslında. Gemlik’in, güçlü temsiliyet sayesinde, sahiplenilen bir şehir kimliğine duyduğu ihtiyacı doğruluyor.

Yat limanı projesinin Gemlik için olmazsa olmazları olduğunu söyleyen Hamaloğlu, Gemlik’in durgun bir denize sahip körfezi ile bu projeye en uygun lokasyon olduğunu belirtiyor. Mudanya ile mukayese edildiğinde maliyetin yarı yarıya düştüğünün altını çiziyor. Yap, işlet, devret modeliyle hayata geçirilecek projenin, Gemlik’in girişindeki Sunğipek Yerleşkesi’nin önünde yer alan balıkçı barınağının olduğu bölgede yapılacağını söylüyor ve ekliyor “Proje kapsamında balıkçı barınağı uygun bir yere taşınacak. Buradaki yat limanı 500 tekne kapasiteli olacak. En düşüğü 10 metrelik olacak şekilde, 60 metreye kadar büyüklükteki teknelere hizmet verilebilecek. Projenin sadece bir liman değil bir yaşam merkezi ve sürekli hareketin olduğu bir kompleks olmasını hedefliyoruz. Projede butik otel, restoranlar, kafeteryalar, yürüyüş alanları yer alacak. Alan herkese açık olacak. Hem tekne sahipleri hem de Gemlikliler buradan istifade edip burada zaman geçirebilecek. Bursa’da yaşayan tekne sahipleri, senede birkaç ay aktif olarak kullandıkları zaman dilimi haricinde, teknelerini uzak limanlarda tutuyor ve dolayısıyla bu süreçte teknelerinden faydalanamıyorlar. Ama Gemlik’te, hemen yakınlarındaki bir lokasyonda yer alan limanda bu fırsatı elde edebilecekler. Hafta sonu misafirlerini teknelerinde ağırlayabilecekler. Belki kapalı körfezimizde kısa gezintiler yapacaklar. Bu nedenle yat limanı 12 ay canlı ve hareketli bir merkez haline gelecek. Burada bir çekek alanı da olacak. Modern vinç ekipmanlarının imkan olarak sunulduğu bu yer, ekstra bir getiri sağlayacak proje için. Orhangazi’de bir tekne fabrikası var. Burada senede 50’den fazla tekne üretilerek, çoğu yurtdışına gönderiliyor. Buranın yöneticileri ile de irtibata geçtik. Üretim safhasının sonunda tekne denize indirildiğinde, bazı son dokunuşlar suda gerçekleştiriliyor. Liman bu çalışmalar içinde kullanılabilecek. Fabrika sahipleri de bu proje nedeniyle heyecan duydular. Hedefimiz Marmara Denizi’nin en büyük yat limanını Gemlik’e kazandırmak.”

Gemlik, Büyük Bir İhtiyaca Cevap Verecek

Sohbetim bu bölümünde GTSO Meclis Başkanı Mehmet Anar söze giriyor. Ticaret hayatında denizcilik alanında faaliyet göstermenin getirdiği tecrübe ile bir projeksiyon sunuyor bizlere. 115 km sahili olan Bursa’da bu projenin şimdiye kadar hayata geçirilmemiş olmasının, büyük eksiklik olduğunu söylüyor. Yunanistan örneğini veriyor. Nüfus ve yüzölçümü olarak Türkiye’nin 7’de 1’i nispetindeki Yunanistan’da 241 yat limanı olduğunu belirtiyor. Peki Türkiye’de kaç adet var? Bu soruya “Sadece 45 tane” diye cevap veriyor. Anar’ın verdiği bu örnek çok çarpıcı. Olayı adeta özetliyor. Mehmet Anar bu az sayıdaki yat limanında fiyatların ise astronomik olduğuna işaret ediyor. Yeni yat limanının bu nedenle çok doğru ve Gemlik için de elzem, nokta atışı bir proje olduğuna dikkat çekiyor. Projenin GTSO’nun bir vizyon projesi olduğunun altını kalın çizgilerle çiziyor.

GTSO Meclis Başkanı Anar önemli bir konuya daha değindi konuşmasında. GTSO’nun daha önce faaliyete geçen Bursa Serbest Bölgesi’ne ortak olmadığına işaret etti. Bunun çok büyük bir eksiklik olduğunu belirtti. Yat limanı projesinde GTSO’nun ortak hükmünde ve projede %10’luk bir paya sahip olduğunu söyledi. Bence bu detay da oldukça öneme haiz. Çünkü ortaklıktan dolayı gelecek maddi getiri, odanın gücüne güç katmasına, dolayısıyla da katma değeri yüksek ve Gemlik için büyük gelişmeye imkan verecek projelere çok ciddi bir kaynak oluşmasına vesile olacak. Anar, “Gemlik’in menfaati için bizim orada olmamız gerekiyordu” diyor ve ekliyor, “Bizim artık oda olarak Gemlik için kazanan taraf olmamız şart.”

Şimdi Sıkı Durun!

Sohbetin tam da bu noktasında, GTSO Başkanı Hasan Hamaloğlu bombayı patlatıyor ve liman projesi için bu bölgeye ulaşım ve ana yoldan bağlantı konusunu gündeme getiriyor. İşte burada proje biraz daha kapsamlı bir hal alıyor. Limana ulaşım için Gemlik’in girişinin düzenlenmesinin, projeye dahil edileceğini söylüyor Hamaloğlu. Yanlış duymadınız. Hani şu yılan hikayesine dönen, kimi belediye başkanlarının kendi partisi ve meclis üyeleri ile ters düştüğü, bilmem kaç seçim döneminde kimler kimlerin birbiri ardına açıkladıkları projeleri ile arzı endam eyledikleri, İstiklal Caddesi’ne girişin bir kapanıp bir açıldığı, esnafın ayrı perişan olduğu, Gemlik’e girmek isteyenlerin trafik yoğunluğunda uzun süreler kilitlenmiş trafikte sinir krizi geçirerek ayrı perişan oldukları Gemlik girişinden bahsediyorum. İşte o Gemlik’in girişine yapılacak ve trafiği rahatlatacak projenin, liman projesine entegre edilip eş zamanlı hayata geçirileceğini ve bir taşla iki kuş vurulacağını müjdeliyor Hamaloğlu. Bu niçin önemli? Çünkü siyasetin çözemediğini, patronlar kulübü olarak ortaya koydukları bir projenin yanında, tabiri caiz ise aradan çıkarıyorlar.

Daha bitmedi!

GTSO Başkanı Hasan Hamaloğlu, ardından kadrajı daha da genişletiyor. Yat limanı, Gemlik şehir girişi projesi ve kentsel dönüşüm. Evet, yanlış duymadınız. Hamaloğlu bu iki projeye bir de kentsel dönüşüm projesini ilave ediyor. Bir taşla vurulan kuş sayısı üçe çıkıyor. Bölgede yapılacak bir kentsel dönüşüm hamlesi ile liman yanındaki alanda, sahilden İstiklal Caddesi’ne kadar uzun bir koridorda start verilecek kentsel dönüşümün, liman projesi ile uyumlu bir değişimin önünü açabileceğini belirtiyor. Bölgenin ticari bir alana evrilebileceğini düşünüyor. Projeye entegre edilebilecek bu ilavelerle, daha önce bahsettiği “Aşamalar halinde ve proje bazlı ilerleyeceğiz” sözünün de altı dolmuş oluyor.

Hamaloğlu, liman projesi ile Gemlik’in orta-üst gelir seviyesine hitap eden bir lokasyona dönüşeceğini söylüyor. Ancak kentin bu projeye entegrasyonunun da önemini vurguluyor. Bunun çok kolay olmayacağını izah ediyor. Gemlik’in işçi-emekli kenti olmanın yanında konumunun güçlendirilerek yeniden bir cazibe merkezi olması gerektiğini belirtiyor. Nostalji yaparak, Küçükkumla’nın zamanında Bodrum’un adının bile duyulmadığı dönemlerde, önemli bir tatil merkezi olduğu günlere atıfta bulunuyor. Ancak şehrin her geçen gün birçok alanda daha da geriye gittiğini söylüyor üzülerek. “Kaotik” nitelendirmesini yapıyor Gemlik’in içinde bulunduğu durumu ifade etmek için. Yat limanı projesinde, bölgenin deprem gerçeğini ve entegrasyon konusunu göz ardı etmeyecek bir vizyon belirlediklerini ifade ediyor. Bu proje sayesinde, Gemlik’in kronik sorunlarına çözüm bulurken, kentsel dönüşümünü de kolaylaştırıp, önünü açabileceğine inandıklarını anlatıyor. “Kentsel dönüşümü deprem değil, biz yapmalıyız” diye de ekliyor.

Ankara, Ankara Duy Sesimizi!

Oyuncu ve senarist Sermiyan Midyat’ın yönetmen koltuğuna oturduğu ve birçok ödül alan “Ay Lav Yu” filminde, kıtalararası bir aşk hikayesinin yanında, Ankara’ya yazdığı 147 adet mektuba cevap alamamasına rağmen ısrarla yazmaya ve köyü Tınne’nin kaderini değiştirmek için gayretle mektup göndermeye devam eden bir adamın hikayesi konu edilir. “Tınne” Kürtçe’de “yok” anlamına geliyor. Bu isim filmde bir köy ve sakinlerinin “yok hükmünde” sayılmasını hicvetmek adına köyün ismi olarak karşımıza çıkıyor. Filmde köyden üniversiteye giden tek kişinin, nasıl bir umut kaynağı olduğu hikayeleştiriliyor. Onun girişimleri ile bir şeyler değişmeye başlıyor.

Neden şimdi bu filmden bahsettim? Şuraya bağlayacağım.

Bu proje için sizlerin “Tamam. Her şey harika. Ama bu işe kimler destek olacak? Ankara’da kim projeye arka çıkacak da bu iş olacak?” diye sorduğunuzu duyar gibi olduğum için. Yazıyı buraya kadar sabırla okuyanlara bir kıyağımız olmuş olsun.

Bu soruları sizin adınıza biz de yönelttik GTSO Başkanı Hasan Hamaloğlu’na. Kendisi çok emin bir tavırla cevapladı. “Biz oda olarak farklı bir bakış açısı ile olaylara yaklaşıyoruz. Öncelikle TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu ile çok iyi ilişkilerimiz var. TOGG fabrikasının ilçemizde olmasının, irtibatımızın gelişmesine katkısı büyük. Oda olarak iletişim kabiliyeti yüksek yöneticilerimiz ile önce insan biriktirdik. Sonra bu vesile ile projelerimiz için destek aldık. Sayın Hisarcıklıoğlu’nun da girişimleri ile Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi ile çalışıyoruz. Onlarla sürdürdüğümüz irtibat, bizim her alanda önümüzü açıyor. Ankara’da nereye gitsek, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nin desteğini belirttiğimizde, kapılar ardına kadar açılıyor. Mevcutta eş zamanlı olarak çalışmalarını sürdürdüğümüz ‘Yeşil OSGB’ projemizde de bu destek arkamızda. Liman projemizde, planlama, projelendirme ve ihale süreçlerinin tamamlanmasını iki yıl, inşaatın ise bir yıl sürmesini öngörüyoruz. Bu konuda mevcuttaki işletmeciler, sektörün önde gelen temsilcileri ve yüklenici adayı firmalarla görüşmelerimiz sürüyor. Biz zirveye güreşen projeler için çalışıyoruz. Deprem zamanında Gemlik’in nasıl organize olabildiğini gördük. Potansiyelini test ettik. Bunu tekrar sağlamanın peşindeyiz. Gemlik’in değişebileceğine dair bir hayalimiz var ve bunu gerçekleştirebileceğimize inanıyoruz.”

Gemlik’in sorunları için Ankara’ya gidilir hep. Destek istenir. Bakanlıklar ve genel müdürlükler arşınlanır. Bahsettiğim filmdeki mektuplar gibi sanırım Gemlik’ten gönderilen mektuplar da bu defa karşılık bulmuş gibi görünüyor.

Her Şey Hayal Etmekle Başlar

Hasan Hamaloğlu hayal etmekten bahsedince aklıma bir de anekdot geldi.

Siyasetin nezaket ve karşılıklı saygı kuralları çerçevesinde yapıldığı dönemlerde, mecliste Prof. Dr. Necmettin Erbakan konuşması esnasında, yüzlerce uçak, tank ve askeri mühimmat yapacaklarını söyler. Ecevit esprili bir şekilde bu açıklamaya karşın “Sayın Erbakan, bu kadar uçağı nasıl yapacağız? Hadi yaptık diyelim. Onları uçuracak kadar pilotu nereden bulacağız?” diye sorar.  Erbakan da cevaben, daha önce ortağı oldukları koalisyon hükümetleri esnasında ağır sanayi hamlesi kapsamında kurdukları fabrikaları sayar. Ardından Ecevit’in şair olduğu için aslında hayal kurmaya yatkın olduğuna da atıfta bulunup onu taltif ettikten sonra “Hayal etmek çok kıymetli bir şey. Hayal etmeden hiçbir şey yapılamaz. Bizim gerçekleştirdiğimiz şeyleri siz hayal bile edemiyorsunuz.” diyerek Ecevit’e tatlı sert yüklenir. Rahmetli Erbakan’ın bu minvalde söylediği “Bir çiçekle bahar olmaz. Ama her bahar bir çiçekle başlar!” sözü de bir başka meşhur tespitidir. Türkiye şimdi savunma sanayinde ve özellikle insansız hava araçlarında büyük mesafeler almış durumda. Çok fazla İHA var ve pilota da gerek kalmamış durumda. Hayallerin nereye varabileceğine dair ne güzel bir örnek.

Olaya buradan bakınca GTSO yönetiminin hayalini çok kıymetli ve kayda değer buluyorum.

Kim bilir?

Belki de bir proje ile Gemlik’in önü açılır. Bir çiçek ile bahar gelir?

Ne dersiniz?

Kalın sağlıcakla.

Deprem Kapımızda

Deprem Kapımızda

17 Ağustos 2024 yılında, Gölcük depreminin 25. yıl dönümünü anmıştık.
Kentsel dönüşüm çalışmalarıyla Gemlik’in korkulu rüyasının hafifletileceği, Gemlik Belediyesi tarafından açıklanmıştı.
Belediye, 15 bloklu bir sitenin en riskli deprem bölgesinde çok ciddi bir tatbikat gerçekleştirmişti.
Belediye Başkanımız da tüm kurumlarla iş birliği içinde olacaklarını ifade etmişti.
Biz, deprem için alınması gereken önlemleri zaman zaman unutsak da Gemlikliler bu konuda duyarlılığını koruyor.

Deprem uzmanı Süleyman Pampal’a göre, 1065 yılında Gemlik’te 7’nin üzerinde bir deprem meydana gelmiştir.
Deprem uzmanı Naci Görür ise, alüvyonlu zemine dikkat çekmektedir.
Şükrü Ersoy hoca ise, son zamanlarda yaşadığımız artçı depremlerin, bölgedeki fayların hâlâ diri olduğunu gösterdiğini söylüyor.
Gemlik’in mutlaka taşınması gerektiği fikrinde ısrarcıdır.
4.3 büyüklüğündeki bir depremin bile Gemlik halkını nasıl ürküttüğünü hep birlikte gördük.

Gemlik için özel kanun çıkarılmasına rağmen, deprem riskini azaltmayı başaramadık.
Deprem konusunda görüş bildiren tüm uzmanlar, depremin siyaset üstü bir mesele olduğunu vurguluyor.
İster kentsel dönüşüm yapılsın, ister yerinde dönüşüm olsun, hızlı ve kararlı bir şekilde harekete geçmeliyiz.
Dönüşüme destek veren belediye başkanlarını “rant yanlısı” ilan etmekten kaçınmalıyız.
Aksi takdirde, Gemlik halkı olarak hem canımızdan hem de malımızdan olacağız.

Günün sözü: “Kardeşlerimi Allah yarattı, fakat ustalarımı ben buldum.” – Goethe

İçimize Dönmeliyiz

İçimize Dönmeliyiz

 

Başka ülkelerin sorunlarını, önceliklerimiz hâline getirdik.

Ukrayna barış görüşmelerinde, baş roldeyiz.

Başka ülkelerin liderleri ile iç içeyiz.

Kendi liderlerimizle ise savaş hâlindeyiz.

Başka ülkelerle anında uzlaşıyoruz.

Kendi liderlerimizle girmek uzlaşmaya, bir araya bile gelemiyoruz.

Kutuplaşma siyaseti, vatandaşı da, ekonomiyi de perişan etti.

Kutuplaşma ortamından kurtulup, bir araya gelemiyoruz.

Temel kanunları bile, çıkara çıkaramıyoruz.

Yaklaşık 60 yıldan beri, darbe anayasasını değiştiremedik.

Sivil bir anayasaya kavuşamadık.

Yıllardır, sebze ve meyve fiyatlarının pahalılığından şikayetçiyiz.

Ama bir türlü hâl yasasını, eşit kararı alamadık.

Bir araya gelemiyoruz.

Oturup, tartışamıyoruz.

Ateşkes toplantılarına yoğunlaştığımız kadar, kendi iç meselelerimizde birlik olamıyoruz.

İç politikada, hep gergin bir ortam içindeyiz.

Her konuyu, kutuplaşma ortamına taşıyoruz.

Terörsüz Türkiye projesinde bile, tam mutabakat içinde değiliz.

Birbirimizin hatasını yakalamak ve siyasî rant elde etmek peşindeyiz.

Artık içimize dönmeliyiz.

Hiçbir konu, bizim birlik ve beraberliğimizin üstünde olamaz.

 

Günün sözü

Şeytanın iki adı vardır.

Biri şeytan, öbürü yalan.

– Victor Hugo